Unlock Gerçek gazetesi podcast Email contact info,
Listeners & Audience details
Email contact information
Direct podcast contact details

Listeners
Audience numbers & engagement insights

Audience details
Podcast Insights

Podcast episodes
Check latest episodes from Gerçek gazetesi podcast
Levent Dölek Gebze’den Aliağa’ya Smart Solar işçisinin iş, aş, hürriyet kavgası
2026/10/13
Smart Solar ismini Gerçek gazetesi okuru öncü işçiler çok yakından tanıyor. Gebze’deki Smart Solar fabrikasında yıllara yayılan sebatkâr bir örgütlenme faaliyeti 2022 yılında sendikal yetkiyi almayı başarmış, patronun cevap olarak bir kadın işçiyi işten atmasına fabrika işgaliyle cevap veren işçiler hem kadın işçi temsilcilerini hem de sendikal haklarını söke söke almışlardı. O andan itibaren sendikal yetkiyi bileğinin gücüyle alan Smart işçileri, bu yetkiyi resmiyete kavuşturmak için de hem fabrikada hem adliye önlerinde direnmeye devam etti. Nihayet geçtiğimiz yıl 22 Ekim’de Smart Solar işçileri Gebze’de 114 gün süren şanlı bir grevin daha altından kalktı! Ve şimdi işgal, grev, direniş dalgasına Smart Solar’ın Aliağa fabrikası da katıldı!
Bu Smart Solar işçilerine ne oluyor? Bu ne kavgacı işçidir? Habire işgal, grev, direniş! Hayır, Smart Solar işçisi kavgacı değil. Bilinçli ve örgütlü. Dolayısıyla da patron işine aşına göz diktiğinde yapması gerekeni yapıyor. Her işçinin olması gerektiği neyse onun örneği oluyor, gitmesi gereken yol neyse o yolu gösteriyor. Smart Solar işçileri yıllar önce Gebze’de örgütlenirken meselenin sadece yetki için gerekli üye sayısını sağlamak olmadığını biliyordu. Bir yandan işçiler sendikaya e-devletten üye olurken bir yandan da öncü işçiler, sendikalaşmayı öğrenir öğrenmez patronun yapacağı saldırıya karşı atılacak adımları planlıyor ve gerekli hazırlıkları yapıyordu. Patron işçi attığında Smart komitesi için şimdi ne yapacağız diye bir tartışma yoktu… İşgal, grev, direniş! Geriye sadece hangi vardiyada, saat kaçta başlıyoruz, iaşeyi sağlamak, dayanışmayı örgütlemek için yapılacaklar nelerdir gibi sorular kalmıştı.
Bu bir sınıf mücadelesi. Mücadele de iki taraflı. Patron tarafı Gebze’de işçilere diş geçiremeyince bu örgütlenmenin diğer fabrikalara yayılmasını engellemek için harekete geçti. Önce Dilovası’ndaki fabrika daha sonra da Aliağa’da kurulan fabrika yasalar, yönetmelikler ayaklar altına alınarak, enerji üretmeyen enerji üreten panelleri imal eden fabrikalar, enerji işkolunda gösterildi. Tabii ki bu fabrikalarda derhâl patronla işbirliği içinde Türk-İş’e bağlı TES-İŞ örgütlendi. Patron kendisine taşeron insan kaynakları hizmeti yapacak bir yapı kurdum zannederken, devrimci ve öncü işçiler gizliden gizliye örgütlenerek Dilovası fabrikasındaki TES-İŞ temsilciliğini çoktan almışlardı. Dilovası fabrikası kapanıp işçiler Gebze fabrikasına ve Birleşik Metal-İş sendikasına geçince oradaki mücadelenin bu aşaması bir neticeye bağlanmış oldu.
Aliağa fabrikasında ise mücadele devam etti. TES-İŞ sendikası burada patronun istediği rolü uzun süre oynayabildi. Özellikle de geçtiğimiz sözleşme döneminde Birleşik Metal-İş Gebze fabrikasında greve çıkarken, TES-İŞ Aliağa fabrikasında apar topar sözleşmeyi imzalayıp grev kırıcılığı yaptı. Her iki fabrika aynı çatı altında olsa ve birlikte greve çıksa, belki günler sürecek belki de greve dahi çıkmadan anlaşma sağlanacak olan yerde, Gebze’deki işçiler 114 günlük uzun ve çetin bir kavgaya girmek zorunda kaldı. 114 günün sonunda “yedi düvele karşı” denir ya öyle bir zaferdi elde ettikleri. Ama bir yandan grev halayları çekerken, halaydan çıkıp da son grev çayları içilirken konuşulan tek bir şey vardı: “Bir sonraki dönem için İzmir’in kazanılması lazım!” İşçi kendi göbeğini kendi kesmek zorundadır. Devletten de beklenecek bir şey olmadığı, açıkça yasa dışına çıkarak grev kırıcılığı yapanlara göz yumulmasından, barikatların ise işçilere karşı kurulmasından belli olmuştur. Smart Solar işçisi iş, aş ve hürriyet mücadelesindedir.
Türkiye yargı operasyonlarıyla sarsılıyor Yarı askerî rejimin iç çelişkileri ve sınıf siyasetinin önemi
2026/10/13
Türkiye siyaseti içinde yargının öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. İsmi, hâkim ve savcı sıfatıyla muhalefete yönelik siyasi davalarla (CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, CHP Milletvekili Enis Berberoğlu, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Adalet Bakanı olmadan önceki süreçte ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu davaları bunlardan öne çıkanlar) özdeşleşen Akın Gürlek’in, Adalet Bakanı yapılmasıyla hızlanan bir süreç söz konusu. Bu yeni süreçte gündeme gelen davalar yine siyasi içerikli olmakla birlikte, doğrudan muhalefeti hedef almayan, tam tersine iktidar cephesinin içine uzanan, yarı askerî rejimin güç dengelerini sarsan soruşturmalar ve tutuklamalar da gündemde. Akın Gürlek bu yargı aktivitesi içerisinde muhalefete karşı siyasi davaların yürütücüsü olma imajını da büyük ölçüde değiştirmiş, sadece iktidar nezdinde değil, muhalif kesime dahi sirayet eden bir biçimde bir “temiz eller savcısı” imajı edinmeye başlamıştır.
Muhalefete egemen olan ve bizim her zaman eleştirdiğimiz “tek adam rejimi” tezi, bu imaj tazelemesinde iktidar cephesine büyük yarar sağlıyor. İstibdad medyasının “Erdoğan iyi çevresi kötü” tezi ile muhalefetin “tek adam rejimi” tezi her şeyin merkezine Erdoğan’ı koymakta ortaklaşıyor. Oysa mevcut istibdad rejimini (baskıcı keyfi yönetim) tek merkezli değil parçalı bir yapı olarak görürseniz, tablo değişir. Bir tek adam rejimi yok. Yarı askerî karakterli, sivil ve askerî farklı güç odaklarının dengesi üzerine kurulmuş bir yapı var.
Dört farklı grupta yargı operasyonları: Muhalefeti bastırma, yarı askerî rejim içinde güç mücadelesi, imaj operasyonları, hasar yönetimi
Mevcut yargı aktivizmi tek bir merkezden yürütülmekte ise de her operasyon farklı siyasi saikleri içinde barındırıyor. Bu bağlamda dört ayrı kategoriden bahsedilebilir. Bunlardan ilki Esenyurt Belediyesi’nden başlayarak İBB ile devam eden, butlan davası ile doğrudan CHP’yi bölen ve muhalefeti bastırmaya, dizayn etmeye yönelen çeşitli operasyonlar. Bir diğer grup, muhalefet aleyhindeki baskıcı ve keyfi uygulamaların aracı olurken iktidara yakın kişi ve kurumları ise kayıran ve koruyan bir yargı imajını düzeltmeye yönelik, özellikle iktidarın kendi tabanındaki güven erozyonunu gidermeyi amaçlayan, mutlaka içinde “tuzu kuru” ünlülerin, magazin figürlerinin iliştirildiği operasyonlar. Bu tür operasyonlarda muhalefeti halkın geniş kesimlerinin zengin ve yoz bir hayatla özdeşleştirdiği kişi ve grupları savunur pozisyona itmek, böylece iktidara yönelen sınıfsal öfkenin muhalefete yönelmesini sağlamak gibi bir amaç da söz konusu. Eşcinsel derneklerine yönelik operasyonlarda da istibdad erkek egemenliğinin ve cinsiyet ayrımcılığının rüzgârıyla yelkenlerini doldurmaya çalışmıştı.
Sungur Savran: İzmir’de “Nâzım Hikmet’i evcilleştiriyoruz” sergisi
2026/10/13
Sevdalınız komünisttir,on yıldan beri hapistir,yatar Bursa kalesinde.
Nâzım Hikmet
Eylül ayı İzmir’de Fuar ayıdır. Bu yıl Fuar’da özel bir konuk var: Nâzım Hikmet! İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Folkart adlı İzmir merkezli bir şirket birlikte bir Nâzım Hikmet sergisi açmışlar. Sıradan bir sergi değil. Belediye Başkanı Cemil Tugay serginin açılış töreninde “bugüne kadar Nâzım Hikmet için açılmış en kapsamlı sergi” diye gayet iddialı konuşmuş.
Cemil Tugay İzmir Büyükşehir’e CHP adayı olarak seçilmiş biri. Üstelik butlan kararı sonrası ikircikli davranışlarıyla dikkati çeken bir belediye başkanı. Kararın ardından istifa etti, ama Yeni Parti’ye de katılmadı, şaibeli bir siyasi tutum içinde. AKP’ye geçiş ihtimali bile konuşuluyor.
Folkart, İzmir’in en yüksek ikiz binalarıyla, yani “Folkart Towers” ile ünlenmiş. Yüksek yapılar, lüks konutlar, A sınıfı ofisler, alışveriş merkezleri ve okul projeleriyle öne çıkan bir inşaat şirketi. İnşaatın yanı sıra sağlık, teknoloji ve madencilik alanlarında faaliyet gösteren Saya Holding adlı bir holdingin iştiraki. Yani finans kapital.
CHP bu topraklarda modern kapitalizmi inşa eden parti. Folkart bir tekelci sermaye kuruluşu. Nâzım ise komünist, yani kapitalizmin düşmanı. Bu iki kurumun Nâzım ile ne ilişkisi olabilir?
Folkart, adıyla bile kendine belirlediği misyonu çağrıştırıyor. Terim İngilizcede “halk sanatları” demek. Sanata ilgi duyuyor bu kapitalistimiz. (Halka ilgi duyduğunu hiç sanmayız!) Nitekim, 800 metrekare alanıyla “Türkiye’nin en büyük galerisi” olduğu söylenen, adı da aynen şirketin adı gibi İngilizce olan “Folkart Gallery” bu ilginin nişanesi olarak kendinden sık sık övgüyle söz ettiriyormuş.
AKP’ye geçebileceği bile konuşulan bir belediye başkanı ile sanatsever bir finans kapital şirketi, Nâzım Hikmet’in son yıllarında hayatına değen bir şahsı, M. Melih Güneş’i küratör seçmiş, birlikte Nâzım’a el atmışlar. Üstelik çok uzun bir süre boyunca açık kalacak bir sergi düzenlemişler. 15 Ocak’a kadar açık kalacak sergi. Neden 15 Ocak? Çünkü o tarih Nâzım Hikmet’in doğumunun 125. yıldönümü! Niyet açık: Bu şanlı komünist sanatçının mutlu yıldönümünü de etkileri altında tutmaya çalışacaklar. İzin vermeyeceğiz.
Sergi gerçekten çok kapsamlı. Mebzul miktarda tarihî malzeme, bol bilgi, görsel ve işitsel olanaklardan yararlanma, video odaları ve başka araçlarla sergiyi gezenlere çok şey veriyor. Küratör M. Melih Güneş hayatının eserini ortaya koymuş. Nâzım’la, onun Sovyetler Birliği sürgünü döneminde yakınlaşan Güneş, elindeki belgeleri ve bilgileri sergi ziyaretçisiyle cömertçe paylaşıyor. Nâzım Hikmet’i çok-yönlü kişiliğiyle ortaya koyuyor. “Bu sergiye gitmeyin” demem. Tam tersine gidin. O güzel insanı, insanlığın, hayvanların ve kozmosun o içten dostunu, hayatını daha iyi bir dünya yaratmaya adamış o şair ve militanı tanımaya çalışın.
Ama dikkat! Sergiyi gezerken bir şeyin her an bilincinde olun. Serginin amacı Nâzım’ı tanıyanların, sevenlerin bilincinden şairin komünizmini silmek, tanımayan genç kuşakların ise o bilince asla kavuşmamaları için ileri derecede zecri tedbirler almak. Nâzım konusunda kalpazanlık! Sahte, evcilleşmiş bir Nâzım yaratmak.
Sergi Nâzım’ın komünizmini, işçi sınıfı dostu, kapitalizm düşmanı hayat felsefesini neredeyse toptan gizlemek amacıyla düzenlenmiş. Nâzım’ın ailesi, eğitimi, aşk ilişkileri, şiiri, resim sanatındaki ürünleri, başka sanat dallarındaki başarıları, hapisliği, sürgün hayatı, hasretleri, dünya çapına yayılan ünü, gördüğü saygı, her şey var. Ama komünizmi, parti üyeliği, hayatının sonuna kadar örgütlü siyasi faaliyet sürdürmesi, yedi yıl süreyle “muhalif” bir komünist partiye önderlik etmesi, hayatının sonunda, ölümünden iki yıl önce Küba’da sosyalizmi benimsemiş bir halkın coşkusu içinde komünizme aklını ve gönlünü verdiği 19 yaşına yeniden dönmek istemesi, yok yok yok!
Ertuğrul Oruç: Ekim Devrimi’nin sağlıkta açtığı ufuk yol göstermeye devam ediyor
2026/10/13
Bugün Türkiye’de geçim sıkıntısı, sağlıksız barınma ve ağır çalışma koşulları işçilerin ve emekçi halkın sağlığını bozuyor. Hastalandıklarında da randevu bulabilmek, muayene ve ilaç masraflarını karşılayabilmek, gerekli tetkikleri zamanında yaptırabilmek başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor. Sağlık emekçileri de artan iş yükü altında bu ihtiyaçları karşılamaya çalışıyor. Oysa bir asırdan fazla zaman önce, bugünkünden çok daha sınırlı olanaklara sahip bir ülkede, herkes için sağlıklı yaşam koşulları yaratmayı hedefleyen bir düzen kurulmaya başlanmıştı. 1917 Ekim Devrimi’nin sağlık alanında açtığı ufuk bugün hâlâ bizlere yol gösteriyor.
Devrimin devraldığı Rusya; Çarlık döneminin ağır mirasını taşıyan, Birinci Dünya Savaşı’nın yıktığı, yoksulluğun ve salgınların kol gezdiği bir ülkeydi. İşçi iktidarı bu koşullarda sağlık hizmetini devletin asli sorumluluklarından biri olarak gördü. Eczaneler ve büyük özel hastaneler kamulaştırıldı. 1918’de kurulan Sağlık Halk Komiserliği (dönemin sağlık bakanlığı), dağınık sağlık kuruluşlarını ortak merkezî bir kamu örgütlenmesi içinde birleştirmeye başladı. İlk Sağlık Halk Komiseri (Sağlık Bakanı) Bolşevik doktor Nikolay Semaşko’nun öncülüğünde, herkesi kapsayacak ücretsiz bir sağlık sisteminin temelleri atıldı. Sağlık hizmetinin insanın cebindeki paradan bağımsız olarak sunulması, yeni sistemin temel ilkesi haline getirildi.
Bu yaklaşımın belirleyici özelliği koruyucu sağlığa verdiği öncelikti. Sağlık örgütlenmesi insanların yaşadığı ve çalıştığı yerleri de kapsıyor, esas olarak hastalıkları ortaya çıkmadan önlemeyi hedefliyordu. Aşılama ve salgınlarla mücadele, temiz su sağlanması, ana ve çocuk sağlığını korumak üzere doğumevleri ve kreşler açılması aynı anlayışın parçalarıydı. İşçiler de sendikaları ve sağlık komisyonları aracılığıyla bu çalışmalara katılıyordu. Halkın sağlığını koruma işi, emekçilerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasıyla birlikte ele alınıyordu.
Çünkü Bolşevikler sağlığı, sağlık hizmetlerinden ibaret görmüyordu. Yetersiz beslenen, sağlıksız bir evde barınan, uzun saatler boyunca tehlikeli koşullarda çalışan bir işçiye yalnızca ilaç vererek sağlıklı bir yaşam sağlayamazdınız. Bolşeviklerin programında sağlık hizmetleriyle birlikte işgününün sınırlandırılması, barınmanın iyileştirilmesi, doğum izinleri ve çocukların korunması bu nedenle yer alıyordu. Bugün ücretler ve çalışma koşulları için verilen mücadelenin aynı zamanda halk sağlığı mücadelesi olması da buradan anlaşılabilir.
Elbette bütün bunlar bir anda, eksiksiz biçimde gerçekleşmedi. İç savaş, emperyalist kuşatma, doktor, sağlık emekçisi ve malzeme yetersizliği büyük güçlükler yaratıyordu. Buna rağmen toplumun elindeki olanaklar sağlık ihtiyaçlarını karşılamak üzere seferber edilebildi. Bu dönüşümün temelinde işçi sınıfının iktidarı alması, başlıca üretim araçlarının kamulaştırılması ve üretimin toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanması vardı. Kamu mülkiyetine dayanan ücretsiz sağlık sistemi, Sovyetler Birliği’nde ayrıcalıklı bürokrasinin işçi demokrasisini tasfiye ederek siyasi iktidarı gasbetmesinden sonra da varlığını sürdürdü. Ancak bürokratik ayrıcalıklar sağlıkta eşitlik ilkesini zedeledi, bazı haklar geri alındı. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla beraber kapitalizme dönüş, işçi sınıfının sağlıktaki kazanımlarına ağır darbeler indirdi.
Ekim Devrimi’nden bugüne geçen bir asrı aşkın sürede bilimsel bilgi ve tıbbi teknoloji çok ilerledi. Herkesin sağlıklı bir yaşam sürebileceği koşulları yaratmanın maddi olanakları da çok daha fazla. Buna karşın bu olanakların kullanımını patronların kâr hesapları belirliyor. Doktorlar dâhil bütün sağlık emekçilerinin emeği ve toplumun kaynakları sermayeyi büyütmek için kullanılıyor. Bir asır önce yoksul Rusya’da Bolşeviklerin önlerine koyduğu hedefin bugün insanlık olarak hâlâ fersah fersah uzağında olmamızın nedenini burada aramak gerekir.
Filistin direnişinin yok oluşa yanıtı: El Aksa Tûfanı
2026/10/13
7 Ekim 2023, Batı Asya tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olarak şimdiden emekçi halkımızın hafızasında yerini aldı. O sabah erken saatlerde gözünü açıp, haberlerde ve sosyal medyada gördükleri karşısında büyük bir şok yaşamayan, sanırız yoktur. 7 Ekim sabahı, daha Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuşken, Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmışken, Netanyahu ve Erdoğan ABD’de görüşmüş ve aralarında yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişken ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktayken, Filistin direniş örgütleri askerî olarak çok iyi planlanmış bir operasyon ile düşmanı (ve sözde dostlarını) gafil avlıyor ve Filistinli tutsaklarla takas etmek üzere çok sayıda yerleşimciyi esir ederek Gazze’ye geri dönüyordu. Filistinli direniş örgütlerinin bu haklı ve meşru eylemi, İsrail tarafından yürütülen, en kanlı aşaması iki yıl devam eden ve sayıları muhtemelen yüz binden fazla Filistinlinin katledilmesi ile sonuçlanan bir soykırım ile karşılandı.
Devrimci İşçi Partisi olarak El Aksa Tûfanı’nın, Filistin halkının ülkemizdeki istibdad rejimi dâhil sözde müttefiklerinin eylemlerinin de yardımıyla yok oluşa sürüklenmekte oluşu karşısında Filistin direniş örgütlerinin hem kaçınılmaz hem de iyi örgütlenmiş bir yanıtı olduğunu defalarca belirttik. Filistin direnişinin sonrasını iyi hesaplamadan böyle bir işe giriştiğini ve dolaylı da olsa Siyonist soykırımın başlamasında rolü olduğunu iddia edenlerin ıskaladığı husus bu kaçınılmazlıktır.
Burada iki şeyi özel olarak vurgulamak gereklidir. İlki, bu operasyonun başarısının iki güç arasındaki silah gücü asimetrisi veri iken sadece askerî olarak ölçülmesinin hata olacağıdır. Filistin direnişi, sadece Direniş Ekseni güçleriyle sınırlı kalmayan bir bölgesel tepkinin, zamanla diğerlerini de çekerek İsrail’in olası yanıtı üzerinde bir baskı oluşturacağını düşünmüştür. Rüzgâr böylece terse dönebilir ve Filistin üzerindeki baskı hafifleyebilirdi. Açıkçası, Direniş Ekseni bu savaşta olabildiğince Filistin’e destek olmuştur. Onun dışındaki, istibdad rejimini de içeren unsurların özellikle ilk aşamada verdikleri cılız tepkiler ise bırakın frenlemeyi, İsrail’i daha da cesaretlendirmiştir.
İkincisi ise, Filistin halkı ile Filistin direniş örgütleri arasındaki ilişkiye dairdir. Unutmayalım ki, Filistin halkı bir avuç haini bir kenara bırakırsak uzun süredir neredeyse topyekûn bir savaşın içindedir. Bir intifada yoğunluğunda olmasa da Gazze’de, Batı Şeria’da, 48 topraklarında, direniş örgütlerini destekleyerek, ya da doğrudan yeri geldiğinde silah bulan silahla, bıçak bulan bıçakla, aracı olan aracını yerleşimcilerin ve askerlerin üzerine sürerek savaşmaktadır. Yüz binden fazla sivilin yanında on binlerce Filistinli direnişçi de İsrail tarafından katledilmiştir. Ama hem soykırım sürerken hem de bugün, tüm Filistin direniş örgütleri saflarını yeni savaşçılarla fazlasıyla tahkim etmiş durumdadır. Batı Şeria’da Cenin, Tulkerim ve Tubas gibi merkezlerde silahlı grupların varlığı 2024–25 boyunca hem İsrail ordusunun hem de işbirlikçi Filistin Özerk Yönetimi’nin operasyonlarına rağmen devam etmiştir. Batı Şeria ve Gazze’de halk arasında örgütlerin silah bırakmaması gerektiğini söyleyenlerin oranı %70’in üzerindedir. Lübnan'da dahi halen kamplardan giden yeni Filistinli savaşçılar Siyonistlerin karşısına dikilmektedir. Sıklıkla karşımıza çıkan, Filistin halkının İsrail’in değil de direniş örgütlerinin esiri olduğu iddiası ya liberal ahmaklığın ya da emperyalizm ve Siyonizme imanın bir sonucudur.
Başyazı: Soygunculardan hesap sormak ve soygun düzeninden kurtulmak için birleş ve örgütlen! (Ekim 2026)
2026/10/13
Tarihin en büyük fon dolandırıcılığının failleri fonun kapalı olduğu dönemde her şeyi kurup kurgulayan 12 kişiden başlar, bir koyup 20 alan yüzlerce açgözlü kapitalistle devam eder, her şey olup biterken üç maymunu oynayan siyasi iktidara uzanır.
Fon dolandırıcılığının mağdurları ise bu dolandırıcılara parasını kaptıran bir avuç küçük yatırımcının yanı sıra hayat pahalılığı ve geçim derdi içinde bir ev ya da araba alabilmek için bu dolandırıcıların kapısına giden emekçi halktan insanlarla devam eder, devletin borsayı kurtarmak için devlet bankaları üzerinden harcadığı vergileri artırarak ve borca girip faizini bütçeye yükleyerek tüm emekçi halka ödetmesine varır.
Kumarda hile yapanlar cezalandırılmalıdır. Ama kumarhaneyi kurup yöneten ve her daim kazanan kapitalistler aklanmamalıdır. Bu yüzden sadece dolandırıcılardan ve göz yumanlardan hesap sorulsun demekle yetinmiyoruz. “Kapitalizmin kumarhanesi borsa kapatılsın!” diyoruz!
Halka ev ve araç vadeden saadet zincirleri koptuğunda, devletin zinciri tamir etmesi çözüm değil. Emlak zenginlerinin, müteahhitlerin, modern tefeci banka ve finans kuruluşlarının elindeki milyonlarca konut kamulaştırılsın! Tüm emekçi halka devlet tarafından ücretsiz bir hak olarak sağlıklı sağlam konut sağlanmasını istiyoruz!
İşçi ve emekçi arkadaş!
Bu düzende 1 koyup 10 alanları uzakta arama. Sen her gün en az 8 saat emeğini koyup emek gücünün karşılığı olarak 4 saatini zor alıyorsun. Bunun adı artı değer sömürüsüdür. Her gün yasal olarak sömürülüyorsun ve üstüne bir de patronun “rızkını ben veriyorum” kibriyle aşağılanıyorsun. İşçiyi sömürerek açlık sınırındaki ücretlerle kıt kanaat geçinmeye zorlayanlar, bir ev ya da araba hayaliyle yine kendi kurdukları tefeci şirketlerin kapısına getiriyor. Bir de bu şekilde işçinin emekçinin üzerinden para kazanıyorlar.
Adı değişir, Bitcoin olur, Çiftlik Bank olur, Katılımevim olur, kimi zaman telefondan girilen bir kumar sitesi olur. Kimi yasaldır kimi değil. Ama hepsi bu kirli düzenin tuzaklarıdır. Hepsinde ve her zaman kumarı oynatan kazanır.
Bizim kazanacağımız yolda mücadele var. Başka yol yok! İşimiz, aşımız, geleceğimiz için haklarımızı patronların ve patron düzeninin elinden söke söke almak zorundayız. Kapitalistler bir koyup üç alma hikayeleri anlatıyor, hepsi yalan! Bizim haklarımızı aldığımız, ücretlerimizi açlık sınırından kopartıp yükselttiğimiz, çocuklarımızın eğitim ve sağlığı için sosyal haklar elde ettiğimiz sayısız mücadele örneklerimiz var. Bu mücadelelerde sadece parasal kazanımlar elde etmiyoruz. Patronun kibrini yere çaldığımız, işçi ve emekçi olmanın onurunu da kazandığımız, çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmanın huzurunu yaşadığımız örnekler bunlar.
İşçi emekçi arkadaş!
Ne kazandıysak emeğimizle, alınterimizle, birleşerek ve örgütlenerek kazandık. Baskıları, yasakları birliğimizden ve örgütlü olmamızdan gelen güçle aştık. Unutma! İşçinin emekçinin yapacağı en akıllı yatırım örgütlenmektir. Haklı ve helal kazanç buradadır. Devrimci İşçi Partisi seni işin, aşın, geleceğin için örgütlenmeye çağırıyor! Devrimci İşçi Partisi seni milleti zilletten kurtarmak, yasal ve yasadışı soygunculardan hesap sormak, kapitalist sömürü düzenine son verecek işçi iktidarına yürümek için sınıf siyasetinin saflarına çağırıyor!
Levent Dölek: Adalet de işçilerle gelecek
2026/09/09
26 Ocak 2022… “Bu kişi Hablemitoğlu cinayeti zanlısı olarak şu anda ülkemiz yargısına hesap veriyor!” Erdoğan, Star TV canlı yayınında Hablemitoğlu cinayetinin zanlılarından Nuri Gökhan Bozkır’ın MİT tarafından Ukrayna’dan Türkiye’ye getirilişini böyle duyurmuştu. Bir akademisyen olan, Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki kadrolaşmasını, Alman vakıflarının Türkiye’deki faaliyetlerini ele alan kitaplarıyla gündeme gelen Necip Hablemitoğlu’nun adı MİT Müsteşarlığı için de geçmişti. Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadelerine göre, suikastı yapan ekibin başında Albay Levent Göktaş vardı. Özel Kuvvetler’de görev yapan, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi operasyonunda da yer alan, sonraki yıllarda Ergenekon davalarında hapis yatan Albay Levent Göktaş’ın da adının 2002 yılında MİT Müsteşarlığı için geçtiği söylendi. Hablemitoğlu cinayeti için hep Fethullahçılar işaret edilmişti. Şimdi ise Ergenekon sanığı bir albay cinayetin bir numarası olarak suçlanıyordu. Tam 20 yıl sonra yıllarca üzeri kapatılmış bir faili meçhul cinayet dosyası yeniden açılırken, Necip Hablemitoğlu’nun eşi Şengül Hablemitoğlu paylaşımında “Adalete, devlete inancımızı ve güvenimizi kaybettik…” diyordu ve kendilerine hiçbir yetkilinin ulaşıp bilgi vermediğinden yakınıyordu. 18 Mayıs 2023… Ankara 28'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada tüm sanıklar tahliye edildi!
Bu olanları niye hatırlatma ihtiyacı duyduğumuz belli. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Uğur Mumcu ve Muhsin Yazıcıoğlu dosyalarının yeniden açıldığını duyurmasının ardından pek de bir beklenti içinde olmamak gerektiği açık. Hele ki Akın Gürlek’in “ucu nereye giderse gitsin” sözü, bu işlerin bir yere varmayacağının ilanı gibi adeta. Futbolda yönetim “hocamızın arkasındayız” dediğinde birkaç haftaya kalmaz hocanın kovulacağını anlarsınız ya; üst düzey bir devlet yetkilisi çıkıp da bir dava için “ucu nereye giderse gitsin” dediğinde de yine anlarsınız ki bu iş de bir yere varmayacak. Sebebi açık değil mi? “Ucu nereye giderse gitsin” diyen, işin ucunda büyük nüfuz sahibi mercilerin, yani aslında devletin ve/veya devletlerin olduğunu ikrar ediyor demektir. Dolayısıyla gerçekten de Uğur Mumcu cinayeti için dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın söylediği gibi “tuğlayı çekerseniz duvar yıkılır!”. Duvarın müteahhitlerinden ve muhafızlarından o duvarı yıkması beklenir mi? O duvarın adını koyalım. O duvar adlı adınca kontrgerilladır. NATO’nun komünizm tehdidi adı altında ABD’nin/CIA’nın üye devletlerde (bu ülkelerin iktidarlarının, ordularının vb. tam bir işbirliği ile) kurduğu işçi ve halk düşmanı gizli orduların adıdır kontrgerilla! Karanlıkta bırakılmış ne kadar katliam varsa (1 Mayıs, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, 10 Ekim vb.) ne kadar cinayet varsa (Kemal Türklerler, Abdi İpekçiler, Bahriye Üçoklar, Uğur Mumcular, Necip Hablemitoğulları, Hrant Dinkler, Tahir Elçiler…) onun altında kontrgerillanın imzası vardır. Meseleyi bu şekilde kavradığınızda, nasıl oluyor da Hablemitoğlu dosyasındaki gibi FETÖ ile Ergenekoncular aynı suikastın sanıkları oluyor diye kafanız karışmaz. Gerçek gazetesinde “12 Eylül Terör Örgütü” başlıklı yazımızda kanıtlarıyla birlikte yazmıştık. Resmî anlatının aksine, Fethullahçıların devlete sızmadıklarını, ellerindeki NATO kartvizitiyle, ABD’nin bizim çocuklar dediği 12 Eylül paşalarının himayesinde devlete yerleştiklerini bilirseniz, olaylara farklı bakarsınız.
Başyazı: Senin yerin bizim yanımızdır! (Eylül 2026)
2026/09/09
2023’teki seçimlerden bu yana 19 milletvekili çeşitli partilerden (İYİP 10; Gelecek 5; CHP 2; Deva 1; Yeniden Refah 1) AKP’ye geçti. 2024 yerel seçimlerinden sonra farklı partilerden AKP’ye geçen belediye başkanlarının sayısı ise 83’ü (Yeniden Refah 35; CHP 22; İYİP 9; DEM Parti 3 ve bağımsızlar) geçti. Bir partiye oy veriyorsunuz ve sizin oyunuzla seçilen kişi, karşısında mücadele etmesini istediğiniz partiye geçiyor. İşte size demokrasi! Ama burjuva demokrasisi! Oyu verenin hiçe sayıldığı, seçilenin figüran olduğu, parayı verenin düdüğü çaldığı demokrasi!
Özellikle CHP’den geçişlerde yolsuzluk operasyonlarının büyük rolü olduğu açık. AKP’ye geçen tabiri caizse operasyondan yırtıyor. Örneğin, Fatma Kaplan Hürriyet (İzmit) ve Sinem Dedetaş (Üsküdar) hapisteyken, haklarında yolsuzluk operasyonu yapılacağı iddiası olan bir dizi isim, AKP’ye geçti. Özlem Çerçioğlu (Aydın) AKP’ye geçtikten sonra "ihaleye fesat karıştırma", "edimin ifasına fesat karıştırma" ve "resmi evrakta sahtecilik" suçlamalarıyla yargılandığı davadan beraat ettirildi. Tüm bunlar AKP’nin yolsuzlukla mücadele etmediği, tam tersine yolsuzlukla suçlanan kişileri partisinde topladığı anlamına geliyor. Temiz siyaset midir şimdi bu? Hayır, bunun adı düzen siyaseti!
Esas mesele kişiler ve kişilerin siyasi ahlak yoksunluğu da değil. Koskoca partiler bir bütün olarak saf değiştirmediler mi kaç defa? MHP’nin, Erdoğan’a en sert şekilde hücum eden Bahçeli’nin yönetiminde AKP’nin yanına geçişi… Sonra MHP AKP’ye yaklaştı diye partiden ayrılan Meral Akşenerlerin Erdoğan’a yanaşması… Erdoğan’a karşı köprüden önce son çıkış diye oy istenen Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları… CHP’yi Cumhur İttifakı’na katılacak hale getirmeleri… CHP şimdi Cumhur İttifakı’na katılıyoruz dese, kimse şaşırır mı? Ama eskiden olsa, olmaz öyle şey denirdi. Doğrusu biz bu olacakları söylediğimizde, çokça yüzümüze söylendi de. Ve şimdi bu sahnenin yeni partilerinin de gelecekte benzer şeyleri yapacağını söylüyoruz. Bunu, eskisiyle yenisiyle hepsinin sermayenin ve emperyalizmin çıkarlarından asla ayrılmayan düzen muhalefeti olmasından biliyoruz!
Sadece muhalefet değil. Esas en kıvrak dönüşleri iktidar cephesinden görüyoruz. Fethullahçılara, ne istedilerse verenler, sonra memleketin başına musallat edenler onlar değil mi? Bir gün “bu can bu tende kaldıkça alamazsınız” dediği Rahip Brunson’u Trump’ın bir tivitiyle teslim edenler bunlar değil mi? İsrail’e soykırımcı dedikten sonra Gazze’deki soykırımı gerçekleştiren uçakların ve tankların yakıtını gönderen muhalefet mi? Bir dönem önce nas var faiz haramdır deyip sonraki dönem emperyalizmin mutemedi İngiliz Mehmet’i hazinenin başına geçirip faizleri arşa çıkaran da bu iktidar. Seçimden önce halkı muhalefete karşı “Apo’yu çıkartacaklar” diye kışkırtıp, fabrikada, işyerinde, mahallede insanları birbirine düşüren, şimdi aynı şekilde muhalefet tarafından suçlanan da bu iktidar. İşte her seçim döneminde halkın karşısına çıkıp oy isteyen partiler bunlar! Bunlar düzen partileri! Bunlar patron partileri!
İşçi emekçi arkadaş!
Bu düzen siyasetinin karşısında tek bir alternatif var, o da işçi sınıfı siyasetidir. İşçi sınıfı siyaseti, dikiş tutmayan düzeni sürdürmeyi değil, bu düzeni kökten ve devrimci bir şekilde değiştirmek için işçi sınıfı iktidarını hedefleyen siyasettir! Devrimci İşçi Partisi seni gerçekçi olmaya, eski ve köhnemiş düzen siyasetinden umudunu kesmeye, yeni ve gerçekçi tek siyaset olan işçi sınıfı siyasetine çağırıyor.
Ertuğrul Oruç: İsrail'in Dünya Tabipler Birliği üyeliği askıya alınsın!
2026/09/09
Sağlık hakkı için mücadele eden küresel bir ağ olan Halkların Sağlık Hareketi (People’s Health Movement), Dünya Tabipler Birliği’nin (Dünya TB) 7-10 Ekim 2026’da Hollanda’nın Rotterdam kentinde yapacağı Genel Kurul öncesinde uluslararası bir imza kampanyası başlattı. Kampanyanın talebi, İsrail Tabipleri Birliği’nin (İsrail TB) Dünya TB üyeliğinin askıya alınması.
Filistin halkı, yüzyılı aşkın süredir emperyalizm destekli Siyonist sömürgeleştirmeye ve işgale karşı direniyor. Siyonist İsrail devleti, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yürüttüğü soykırım kapsamında hastaneleri bombaladı, ambulansları hedef aldı, sağlık çalışanlarını öldürdü ve tıbbi yardımları engelledi. Gazze sağlık sistemini felç etmek ve Filistin halkını tedaviden ve yaşam olanaklarından yoksun bırakmak, soykırımın temel bileşenlerinden biriydi.
Filistin halkının kurtuluş mücadelesinde sağlık alanı, hem sömürgeci şiddetin uygulandığı hem de ona karşı direnişin örgütlenmesi gereken başlıca alanlardan biri. İsrail’e yönelik siyasi ve ekonomik yaptırımlarla askerî ambargo taleplerinin yanında, sağlık alanındaki kurumsal ilişkilerin ve İsrail TB’ye sağlanan uluslararası meşruiyetin de sorgulanması gerekiyor.
İsrail TB, İsrail ordusunun Gazze sağlık sistemini sistematik biçimde yıkıma uğratan saldırıları karşısında İsrail devletinin sorumluluğunu açık ve tutarlı biçimde mahkûm etmedi. Filistinli tutsaklara yönelik işkence ve kötü muamele karşısında etkili bir soruşturma yürütmedi. Hekimlik değerlerini savunmayan ve etik ihlaller karşısında tavır almayan bir tabip birliği, Dünya TB üyeliğinin sağladığı uluslararası meşruiyetten yararlanmaya devam etmemeli.
İsrail TB’nin bu tutumuna rağmen Dünya TB içindeki konumunu hesap vermeden koruyabilmesini, Dünya TB’nin yapısından bağımsız görmemek gerekiyor. Tarihsel olarak emperyalist ülkelerin tabip birliklerinin ağırlığı altında şekillenen Dünya TB, Gazze soykırımı karşısında ezenle ezileni, işgalciyle işgal edileni eşitleyen sözde “tıbbi tarafsızlık” söylemiyle İsrail’in sorumluluğunu perdelemişti.
İstanbul Tabip Odası Filistin’le Dayanışma Çalışma Grubu’nun yürüttüğü ve Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) uluslararası alana taşıdığı mücadele, geçen yıl Porto’da yapılan Dünya TB Genel Kurulu’nda önemli bir gedik açmıştı. TTB’nin sunduğu öneri oybirliğiyle kabul edilmişti. Dünya TB bu kararla İsrail hükümetinden sağlık çalışanlarına, hastalara ve sağlık tesislerine yönelik saldırıları durdurmasını, tıbbi ve insani yardımın engelsiz biçimde ulaştırılmasını güvence altına almasını istedi. Karar ayrıca keyfî biçimde tutulan sağlık çalışanlarının serbest bırakılması ve sorumluların hesap vermesi çağrısını içeriyordu.
Halkların Sağlık Hareketi’nin imza kampanyası, Porto’daki bu kazanımı İsrail TB’nin Dünya TB üyeliğinin askıya alınması talebiyle ileri taşımayı amaçlıyor. İsrail’in saldırganlığını sürdürebilmesini, emperyalizmin her türlü desteğinin yanı sıra uluslararası alanda korunan “olağan” konumu da mümkün kılıyor. İsrail TB’nin Dünya TB üyeliğinin askıya alınması, bu koruma kalkanının sağlık alanındaki ayağını hedef alan somut bir yaptırım olacak.
Türkiye’deki tüm hekimleri, sağlık emekçilerini ve sağlık öğrencilerini Halkların Sağlık Hareketi’nin imza kampanyasına katılmaya, Gerçek gazetesi okurlarını da kampanyayı sağlık çalışanları arasında yayarak Filistin halkıyla dayanışmayı büyütmeye çağırıyorum. Porto’daki kazanımı Rotterdam’da yaptırıma dönüştürmenin zamanı.
İsrail Tabipleri Birliği’nin Dünya Tabipler Birliği üyeliği askıya alınsın! İsrail’e tam ambargo uygulansın!
Nehirden denize özgür Filistin!
Sungur Savran: Sanat alanının Marks'ı Brecht'tir
2026/09/09
20. yüzyıl dünya tiyatrosunun ve devrimci sanatın devi Bertolt Brecht’in ölümünün 70. yıl dönümünü yeni geride bıraktık (14 Ağustos 1956). Bu sözün ağırlığını tartmak istiyorsanız Brecht’in yan sütunda yer alan şiirine bakın: “Okuyan Bir İşçi Soruyor”.
Bu şiirdeki pedagojiye dikkat! Herkesin aşina olduğu olayları birdenbire başka bir ışığa yerleştiriyor şiir. Sorgulatıyor insana. O güne kadar aşina olanı yabancılaştırıyor. Ve en önemlisi cevap vermiyor, soruyor: “İşte size bir alay öykü/Bir alay da soru.” Brecht, sadece tiyatrosunda değil şiirinde de muhatabını, okurunu, işçiyi, emekçiyi, aktif ve sorgulayan özne haline getirmeye çalışıyor. Al sana sorular diyor. İş başa düşüyor! Yine işçinin başına!
Yazımıza dönersek, başlığı okuyan bazı okurlarımız, “demek Brecht Marksist sanatçılar arasında herkesten daha parlak, daha önemli deniyor” diye düşünebilir. Hayır, meramımız o değil. Brecht tiyatroda bildiğimiz kadarıyla en iyidir ama esas söylediğimiz başka: Brecht’in erdemi, sanat alanının Marx’ı olması. Marx nasıl bilimde ve felsefede devrimci pratiğin bilimsel düşüncesini, kılavuzunu, fenerini yaratmışsa, Brecht de Marksist sanatın yol göstericisi, teorisyeni, diyalektisyeni olmuştur. O, Marksist sanatın özbilincidir.
Önemli olan Brecht’in sanatı alımlayan topluluğu aktif ve bilinçli hale getirmeye çalışması, sanatın hayatla ilişkisini kurmasını ve görüntünün ardına geçmesini sağlamasıdır. Nasıl Marx kapitalist üretimin toplumsal biçimlerinin ardındaki derin sırrı ortaya çıkararak bütün sınıfları çağdaş toplumda kapitalist ile işçi arasındaki uzlaşmaz çelişki karşısında tavır almak zorunda bırakmıştır, Brecht de onun bilim alanında yaptığını, onun sadık bir öğrencisi olarak sanat alanında yapmaya baş koymuştur. Ve bunu fazlasıyla başarmıştır.
Kimileri artık Brecht’in modasının geçtiğini söylüyor. Sanat modayla yürümez. Hayır, Brecht, Marx’a karşı 1970’li yılların sonunda başlayan büyük taarruzun sonucunda, nasıl sanat alanında onunla var olduysa yine onunla birlikte tarihin karanlığına gömülmek istendiği için açık saldırı altında kalmıştır. Bakın Bir Fransız yazar kendi ülkesinde Brecht’in defterinin dürülmesini nasıl anlatıyor:
“[Brecht’in] mutlak usta gibi görüldüğü yılı, hatta ayı bile kesin biçimde saptayabiliriz: Nisan 1979. Le Monde gazetesinde, Michel Cournot oyuncuların ve seyircilerin geri zekâlı çocuk muamelesi görmesinden nefret ettiğini yazıyordu. Birkaç gazete, Ionesco’nun, Arrabal’ın [ve başka ünlülerin] imzaladığı bir manifesto ile oyun yazarı-yönetmen Brecht ile öğrencilerinin Stalinist totalitarizmini mahkûm ediyordu. Aynı yıl Guy Scarpetta Grasset yayınevinde Brecht ya da Ölü Asker başlıklı bir kitap yayınlıyordu.” Scarpetta’dan bir alıntı: “Brecht Kamboçya’da ya da Kolıma’da öldü, her nerede Marksizm kendi cisimleşmesinin canavarlığını gün ışığında ortaya koyduysa.” (Aktaran: Olivier Neveux, Brecht et les mauvais temps modernes, La Fabrique Editions, 2026, s. 16-17).
Fransa’da anti-komünist “Yeni Filozoflar” Michel Foucault’nun desteğiyle 1975’te Marx’a ve fikir arkadaşlarına büyük bir taarruz başlatmıştı. Hemen dört yıl sonra sıra demek ki Brecht’e gelmişti. Görüyorsunuz, burjuvazinin ve onun yamacına sığınan zengin modern küçük burjuvazinin ideologları Brecht’i neden devirmeye çalışıyor tam da Marx’ın düşünce yoldaşı olduğu için. Sanat alanını, aynen düşünce alanı gibi, sınıf mücadelesinin dışında düşünmek en büyük hatalardan biridir.
Brecht hakkında yazılacak çok şey var. Ama yerimiz yok. Bu konuda okura Devrimci Marksizm dergisinin çok yakında yayınlanacak olan 63. sayısında yayınlanacak yazıları okumasını kuvvetle tavsiye edelim.
DİP MK Açıklaması: NATO’nun uzantısı CENTO’nun mirasçısı üçlü ittifaka hayır!
2026/08/17
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, NATO zirvesinin ardından, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik terörist saldırganlığının, kuşatma, yalıtma ve diz çöktürme girişimleriyle devam ettiği bir dönemde gerçekleşti. ABD Başkanı Trump’ın, son NATO zirvesine de damga vuran, savaş harcamalarını üye ülkelere paylaştırma politikasının devamı ile karşı karşıyayız. NATO’nun resmi coğrafyası olan Kuzey Atlantik ve Avrupa dışında, emperyalist çıkarları savunmak ve yükü paylaştırmak üzere paralel örgütlenmeler kurmanın tarihi NATO kadar eskidir. 1955’te İngiliz emperyalizminin himayesinde Türkiye ve Irak’la birlikte İran ve Pakistan’ı da bir araya toplayan Bağdat Paktı’nın; Irak’ta Arap milliyetçisi 1958 darbesi (14 Temmuz devrimi) sonrasında Irak’ın çekilmesiyle CENTO adını alan işbirlikçi yapılanmanın yeni bir versiyonu ile yüz yüzeyiz. ABD’nin Japonya, Avustralya, Güney Kore, Filipinler gibi vekilleriyle Pasifik’te inşa ettiği ittifaklar sisteminin bir kardeşi ile karşı karşıyayız.
Halkımız CENTO’nun adını 27 Mayıs darbesinde, Amerikancı Albay Alparslan Türkeş’in okuduğu bildirideki “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız” cümlesinden hatırlar. Bu cümle Türkiye’de birbiriyle en sert iç çatışmalara giren hâkim sınıfların günün sonunda hep birlikte emperyalizme biat etmesinin bir tekerlemesidir. ABD’nin “bizim çocuklar” dediği generaller, işçi düşmanı 12 Eylül darbesini “Türkiye Cumhuriyeti, NATO dâhil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak” (bildirideki tam ifadesiyle) yapmıştır. 15 Temmuz’un Yurtta Sulh Konseyi de tanklar ve helikopterler ile sivil halkı vahşice katlederken, F-16’lar meclisi bombalarken, kanlı eylemlerini dünyaya “BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır” diye duyurmuştur. Devrimci İşçi Partisi NATO’ya, CENTO’ya ve bu kanlı ittifakların her türlü yeni sürümüne dün de bugün de karşıdır!
Anlaşmada yer alan “bir ülkeye yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılacaktır” maddesi NATO’nun 5. maddesiyle aynı içeriğe sahip ve taraflara olası bir saldırıda ortak askerî cevap verme yükümlülüğü getiriyor. Taraflar bu maddenin “savunma” içerikli olduğunu ve bölgede hiçbir ülkeyi hedef almadığını söylüyor. Diplomatik açıdan aksi bir söylemin gelmesi şaşırtıcı olurdu. Öte yandan ABD yönetiminden özellikle de Cumhuriyetçi Parti kanadından, bu ittifakın Trump’ın bir zaferi olarak sunulması önemlidir. “Önce Amerika” politikasının bir parçası olarak, Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarını bölgesel vekillere yükleme stratejisiyle uyumludur. Bu anlamda ittifakın İran’ı hedef aldığı dillendirilmeyen ama herkesin kabul ettiği bir gerçekliktir. Devrimci İşçi Partisi, İran’a yönelik emperyalist ve Siyonist terör saldırıları karşısındadır ve bu saldırganlığa dolaylı/dolaysız destek olan tüm girişimlerin de karşısında olacaktır. Emperyalist Siyonist saldırı altındaki İran’a karşı ittifaka hayır!
DİP MK Açıklaması: Barış ve çözüm için karşı çıkılamayacak bir ileri adım değil; karşı çıkılması zorunlu bir gerici proje
2026/08/17
Kısaca “çerçeve yasa” olarak takdim edilen, resmen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” adıyla TBMM’ye sunulan, özünde bir “petrol açılımı” düzenlemesi olan kanun teklifi 467 kabul, 87 ret, 7 çekimser oy ile kabul edildi. Bu büyük mutabakat tablosunun arka planında halkın barış ve çözüm beklentisi yer almıyor. Tam tersine sömürgeci burjuvazinin, kendi yayılmacı çıkarlarını “barış ve çözüm” kisvesine sokup dayatan hegemonyasını görüyoruz. Zira görüntüdeki tüm tartışmalar ne kadar sert biçimler alırsa alsın, eninde sonunda mevcut sürecin gerçek amacını ve sınıfsal karakterini gizlemektedir. Her şey hayali bir barış ve çözüm sürecinin eksikleri ve tutarsızlıkları başlığı altına sıkıştırılmaktadır. Devrimci İşçi Partisi sürecin en başından itibaren bu yaklaşımı reddetmiş ve süreci sömürgeci burjuvazinin sömürgeci ve yayılmacı çıkarlarına dayanan, İkinci Cumhuriyetçi projenin güncel bir sürümünü içeren, emperyalizmin ve Siyonizmin bölgesel planlarıyla uyumlu bir petrol açılımı olarak tanımlamıştır.
“Terör”, “barış”, “çözüm” vb. kavramların havada uçuştuğu bir ortamda açılımı tanımlamak için adından hiç bahsedilmeyen “petrol” sözcüğünü kullanıyoruz. Çünkü süreci başlatan ve yürüten esas aktörler açıkça istibdadın unsurlarıdır. Bu aktörlerin geçmiş politikalarına ve pratiklerine baktığımızda, bilhassa da sürecin öne çıkan figürü Bahçeli açısından ele aldığımızda “Kürt sorununun çözümü” ve “barış” gibi bir motivasyon aramak, sadece politik gerçekliğe değil hayatın olağan akışına da aykırıdır. Ancak ilk defa “açılım” yapılmıyor. Daha önce de devletin savaş politikalarının önde gelen savunucuları ve yürütücüleri birden fazla defa bu tür girişimlerde bulunmuştu. Bu açılımların “çözüm” kisvesi adı altında Kerkük ve Musul’un enerji kaynaklarına ulaşmaya yönelik yayılmacı bir planı içerdiği çoğu zaman gizlenmedi. Turgut Özal 1991’de anneannesinin de Kürt olduğunu söyleyip, federasyon dahil farklı modellerin tartışılabileceğini söylerken aynı zamanda, ABD’nin Irak’a yönelik emperyalist savaşına ortak olarak Kürtlerin hamisi sıfatıyla Musul ve Kerkük’e ulaşmanın peşindeydi. Sloganı meşhur “bir koyup üç alacağız” idi! 2000’li yıllarda eli kanlı kontrgerilla şefi Mehmet Ağar, “dağda gezeceklerine düz ovada siyaset yapsınlar” dediğinde de bir barış elçisine dönüşmemişti elbette. Mehmet Ağar, milliyetçi çevrelerden gelen eleştirilere şöyle cevap veriyordu: “Ben Diyarbakır’ı vermeye değil Musul’u almaya çalışıyorum…” Dönem 10 yıl sonra yine ABD’nin Irak’a saldırdığı dönemdir. Bu sefer ABD Irak’ı işgal etmiş, Kuzey Irak’ta özerk bir Kürdistan kurulmuş, Kürtleri himaye ederek Musul’u alma planları yine depreşmiştir.
Ve şimdi yine dönem, ABD’nin saldırdığı bir dönemdir. ABD ve İsrail’in yıllara yayılan saldırıları, işbirlikçi rejimlerin mezhepçi kışkırtmaları altında bölge, Suriye’den İran sınırına kadar hallaç pamuğu gibi atılırken, bir kez daha yayılmacı planlar depreşmiştir. Bu sefer parola Türk-Kürt-Arap ittifakıdır. Erdoğan bu ittifakın tarihte “kılıç şakırtıları ile” barış getirdiğini söylerken, Bahçeli ise “81 Düzce 82 Kerkük 83 Musul” sloganını dilinden düşürmemektedir. Tüm bunlara, bu sürecin Kürt tarafında yer alan Öcalan’ın da uzun yıllardır “Türkiye’yi Ortadoğu’da büyük güç yapma” perspektifiyle Türk-Kürt ittifakını savunması (zaman zaman Yavuz Sultan Selim’e referans yapacak kadar ileriye giderek!) da eklendiğinde, tablo netleşmektedir.
Başyazı: Düzenin kendi iç hesaplaşmalarında taraf değiliz!
2026/08/16
Düzenin kendi iç hesaplaşmalarında taraf değiliz! Düzenle hesabımızı işçi sınıfı siyasetiyle göreceğiz!
Memleketin gündemi toz duman. Sis bulutu içerisinde yolunu kaybetmemek, doğru istikamete doğru ilerlemek zor ama zor olduğu kadar da hayati. Siste, fırtınada doğru yolu bulmak için sınıf pusulasına başvurmak, yani olan bitenleri sınıflar mücadelesi açısından ele almak zorundayız.
İstibdadın muhalefete (CHP’ye ve artık özel olarak Yeni Parti’ye yönelen) yargı operasyonu biçimindeki baskıları artarak devam ediyor. “Mutlak butlan” hamlesiyle ana muhalefeti iki parçaya ayırıp Kılıçdaroğlu tarafını fiilen yanına katan istibdad, yeni partiye geçişleri caydırmak için adeta bombardımana devam ediyor. En son Üsküdar ve Etimesgut belediyelerindeki yolsuzluk adı altındaki siyasi operasyon ve tutuklamalar bunun örneğidir. İstibdadın bu saldırılarının iki boyutu var. Biri seçme ve seçilme hakkını fiilen gasbetmektir. Uzun zaman boyunca ilk denemelerini Kürt halkının seçme ve seçilme hakkını gasbederek HDP’li belediyeler üzerinden gerçekleştiren istibdad rejimi, 19 Mart’ta İBB operasyonu ile CHP’nin olası Cumhurbaşkanı adayını hapse atarak niyetinin 12 Eylül askeri diktatörlüğünün yolundan gitmek olduğunu açıkça kanıtladı. İstibdad bu gerici yolda son sürat ilerlemeye devam ediyor. Meselenin bu boyutunda işçi sınıfı ve emekçi halkın çıkarı ezilen Kürt halkıyla eşitlik ve kardeşlikten, seçme ve seçilme hakkının savunulmasından, istibdada karşı hürriyetten yanadır.
Ancak tabii ki işin bir diğer boyutu var ki o da mevcut düzenin hâkim sınıfları arasındaki mücadeledir. Sınıfsal bir perspektifle bakıldığında, bilhassa sermayenin istibdadı ile sermayenin muhalefeti arasında bir kavga söz konusudur. Yolsuzluk ve hırsızlık, tüyü bitmemiş yetimin hakkının ve emekçi halkın geleceğinin gasbedilmesidir. Ama şu anda yaşanan, istibdadın siyaseti ihalelerle ve kamu kaynaklarını talan ederek finanse etme tekelini kendi elinde tutma çabasından başka bir şey değildir. Bu açıdan bakıldığında istibdadın siyasi saldırılarını teşhir edip ona karşı çıksak da, düzen muhalefetinin temsilcilerini şahsen savunmayız, düzen muhalefeti partilerinin arkasına dizilmeyiz, haramilerin paylaşım kavgasında taraf olmayız.
Levent Dölek: Kandırlımayın ve kandırmayın
2026/08/16
2023’te neredeyse tüm sol Kılıçdaroğlu’nun arkasında dizilmiş ve ona oy çağrısı yaparken biz “oy yok” dedik ve Kılıçdaroğlu, ekibiyle birlikte istibdadın safına geçtikten sonra tabii ki bunu tekrar gündeme getireceğiz. Bunu “biz haklı çıktık” demek için yapmıyoruz. Devrimci siyaset “haklı çıkmak” için yapılmaz. Ama kritik siyasi dönemeçlerde doğru tutumlar almadan ya da yapılan yanlışların özeleştirisini yapmadan devrimci bir siyasetin inşa edilemeyeceği de açıktır. “Kandırıldık” deyip geçilecek mesele midir? Onu, düzen siyasetçileri derler. Demirel’in “dün dündür bugün bugündür” tavrının Erdoğan versiyonudur “kandırıldık”… Kandırılmamak ve çok daha önemlisi “kandırmamak” devrimci siyasetin esaslarından olsa gerektir.
Erdoğan’ı yenmek için bel bağlanan neredeyse “pir” mertebesine yükseltilen Kılıçdaroğlu’nun “mutlak butlan” ile Erdoğan’ın aparatı olmaya düşmesinden sonra dahi solda, özeleştiri namına en ufak bir kıpırtı yok. Utanacak sıkılacak bir şey yok. İşçi sınıfının ve emekçi halkın çıkarlarının gereğidir. Sosyalist solda, düzen siyasetine karşı bağımsız bir odak inşa edebilmenin şartıdır. Kılıçdaroğlu faciasından sonra Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekibinin ve şimdi Yeni Parti’nin arkasına dizilmek, bir özeleştiri olmasa gerektir. 2024 yerel seçim zaferinden sonra Erdoğan’la normalleşme/yumuşama sürecine girenler, ekonomi öncelikli diyerek İngiliz Mehmet’in işçi düşmanı Orta Vadeli Program’ına en kritik anda kredi açanlar, 19 Mart sürecinde gençliği öne atıp istibdadla arka kapı diplomasisi yürütenler, Bahçeli ve MHP ile “demokratik” ittifaka hazır olduklarını iddia edenler bunlar.
Yeni Parti’yi kurarken bile istibdadın dayattığı takvime göre hareket ettiler. Ne Sulh Mahkemesi’ne yaptıkları olağanüstü kongre itirazının sonuçlanmasını ne de “mutlak butlan” davasının Yargıtay’a gelmesini beklediler. Dahası, “mutlak butlan” davasını gören Bölge Adliye Mahkemesi temyiz talebini elinde tamamen şaibeli biçimde 57 gün bekletirken, gıklarını dahi çıkarmadılar. Ve bizim sol bunları ne soruyor ne de sorguluyor… Memleketimin solcuları, çiçeği burnunda burjuva partisinin bağış kampanyasına havale yapıyor. Kılıçdaroğlu’nun neden Ankara’ya doğru değil Ankara’dan doğru “adalet yürüyüşü” yaptığını da düşünmeden, sorgusuz sualsiz kervana katılmışlardı. Yolun sonunda Kılıçdaroğlu yürüyüşle kazandığı prestiji Abdullah Gül’ün ortak cumhurbaşkanı adayı olarak pazarlanması için kullandığında da tepki göstermemişlerdi. Bugün de sosyalistler, yelken bayraklarıyla koştukları eylemlerle kazandığı prestiji, “bizim tüm mücadelemiz NATO’nun stratejik güvenliği içindir” diyerek emperyalizme pazarlamaya çalışan Özgür Özel’e herhangi bir sitemde dahi bulunmuyorlar. Kandırılıyorsunuz! Kandırılmayın! Halkı da kandırmayın!
Sungur Savran: Sungur Savran Kemal Türkler 100 yaşında!
2026/08/16
Biz emperyalizmin saldırganlık örgütü olan NATO’dan çıkmaktan,
bağımsız ve barışçı bir dış politikadan yanayız.
Onlar, ulusal güvenliğimizi NATO’ya bağlıyorlar.
Kemal Türkler (DİSK Genel Başkanı, 13 Şubat 1976)
Geçtiğimiz Temmuz ayı Türkiye için NATO utancı ayı oldu. Emperyalizm 20. yüzyılda insanlığın başına bela ettiği, toplam 100 milyon can alan iki dünya savaşından sonra 21. yüzyılda yeniden bir paylaşım savaşına hazırlarken, onun birleşik savaş örgütü NATO yıllık zirvesini 7-8 Temmuz günlerinde Ankara’da yaptı. Bizim partimiz Devrimci İşçi Partisi (DİP) bu zirveye karşı 22 ülkeden sosyalistlerin katıldığı bir uluslararası konferans düzenledi. Buna ek olarak, konferans için Türkiye’ye davet etmiş olduğumuz Filistin’den Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Yunanistan’dan İşçilerin Devrimci Partisi örgütlerinin merkezî önderliğinden temsilcilerin de konuşmacı olarak katılımıyla Türkiye proletaryasının başkenti Gebze’nin işçi sınıfı huzurunda NATO karşıtı bir anti-emperyalist salon toplantısı da yaptı.
DİP, NATO’ya karşı mücadele çağrısında, Türkiye’nin bütün öteki sosyalist partilerinden farklı olarak yüzünü esas olarak işçi sınıfına çevirdi. Gebze’deki toplantı Birleşik Metal Gebze 1 No.lu Şube’nin nazik ve dayanışmacı tutumuyla bu sendikanın toplantı salonunda yapıldı. Uluslararası Konferans’ta DİP sözcüleri NATO’ya karşı mücadelede en çok dünya işçi sınıfının oynaması gereken role vurgu yaptılar. En önemlisi, DİP NATO Zirvesi’ne karşı Türkiye işçi sınıfının bütün sendikal örgütlerini genel greve çağırdı, bu çağrıyı elinden geldiğince sendikal hareketin tabanında tartıştırdı.
Türkiye işçi sınıfının ve sosyalist hareketinin tarihinde emperyalizme ve NATO’ya karşı kesin ve ikirciksiz bir muhalefet tutumunda bizim öncüllerimiz sadece 1968’de 6. Filo’yu Dolmabahçe’den denize döken Deniz Gezmiş ve kısa süre sonra 1971 devrimci hareketinin kadrolarını oluşturacak gençlik önderleri ya da 1971’de, günümüzde İsrail’in gözü kulağı olarak iş gören Kürecik üssüne giderken hayatını yitiren Sinan Cemgil ve yoldaşları değildir. Aynı zamanda, bu yazının başındaki alıntıda görüldüğü gibi, bundan tam yarım asır önce, DİSK’in kuruluşunun 9. yılında yaptığı konuşmada ve başka birçok ortamda DİSK’in NATO karşıtlığını dile getiren Kemal Türkler’dir.
Podcast reviews
Read Gerçek gazetesi podcast reviews
Podcast sponsorship advertising
Start advertising on Gerçek gazetesi relevant audience podcasts
You may also like to advertise on these Podcasts

4.847052000
Pat Gray Unleashed
Blaze Podcast Network

4.920391996
Brant & Sherri Oddcast
Brant Hansen

4.92001923
The Wright Report
Bryan Dean Wright

4.6432771245
Verdict with Ted Cruz
Premiere Networks

4.619772871
All Ears English Podcast
Lindsay McMahon and Michelle Kaplan

4.814621637
The Big Honker Podcast
Andy Shaver & Jeff Stanfield

4.834901999
Conservative Review with Daniel Horowitz
Blaze Podcast Network

4.662832000
The Dr. Laura Podcast
Dr. Laura Schlessinger & SiriusXM

4.723662000
Everything Everywhere Daily
Gary Arndt

4.721651382
Motivation Daily by Motiversity
Motiversity
