Unlock Gerçek gazetesi podcast Email contact info,
Listeners & Audience details
Email contact information
Direct podcast contact details

Listeners
Audience numbers & engagement insights

Audience details
Podcast Insights

Podcast episodes
Check latest episodes from Gerçek gazetesi podcast
Sungur Savran: Mossad’ın savaşı çıkmazda
2026/04/16
ABD ve İsrail’in birlikte komşumuz İran’a açtığı savaş, Trump’ın iktidara gelmesinden bu yana dış politikada en büyük sendelemesinin yolunu döşedi. Venezuela’da Devlet Başkanı Maduro’yu tereyağından kıl çeker gibi kolayca ele geçirip onun yönettiği hükümeti bütünüyle kendi yanına alması, tarihî ölçekte başarılı bir operasyon oldu. Tabii çok riskli bir operasyon, Venezuela’da bir süre sonra büyük patlamalara yol açabilir. Ama şimdilik işler tıkırında. O kaleyi düşürünce Küba’yı sıkıştırmak için en önemli kozu, Venezuela petrolü üzerindeki kontrolü de eline geçirdi.
Ama İran’da bir ayı çoktan geçen bir savaşta ABD-İsrail korsanlar kampı tokat üstüne tokat yiyor. Hepimiz seviniyoruz ama bizim gördüğümüz kadarıyla kimse şu soruyu ciddi biçimde sormuyor: İran’ın kolay lokma olmadığını bizim kadar onlar da biliyordu. O zaman savaş neden?
Devrimci İşçi Partisi, daha savaş çıkmadan kaleme alınan bir bildiriyle bu savaşa toptan karşı çıktı. Sonra ilk gün ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun önünde savaşı lanetledik. 22 Mart’ta o gün var olan bilgiler ışığında savaşın bütün önemli yanlarını ortaya koyan bir bildiri yayınladık. Ama şimdi ABD-İsrail savaşının dezenformasyon amaçlı açıklamalarla (“biz saldırmasak İran saldıracaktı”, “İsrail zaten saldıracaktı, o zaman daha da kötü bir durum doğacaktı” vb.) kasıtlı olarak karanlıkta bırakılmış olan gerçek nedenini biliyoruz.
New York Times gazetesi, tam da bizim son bildirimizin yayınlandığı 22 Mart günü, en kıdemli muhabirlerinden birinin imzasını taşıyan, ama buna rağmen kimsenin çok dikkat etmediği, yaygın tartışmaya açılmayan bir haber yayınladı. Bu savaşın nedeni, daha sonra yeni belgeler ortaya çıkmadıkça kesin olarak biliniyor: İsrail’in dış istihbarat örgütü Mossad’ın önce Netanyahu hükümetini, ardından Ocak ayının ortasında Washington’u ziyaretinde ABD yetkililerini, savaş başladığında İran’da ayaklanma olacağına inandırması. Yani onların her dakika kullandığı deyimle “rejim değişikliği”. Bilimsel adıyla söylersek İran’da iktidarın çökertilmesi.
Diyeceksiniz ki bu zaten biliniyor. Hayır, sadece kıyısından köşesinden sızan belirtileri biliniyor. Savaşın Mossad’ın savaşı olduğunu ve bütün varsayımının bu ayaklanma olduğu bilinmiyordu. Bir düzine Amerikan ve İsrail yetkilisinin demeçlerine yaslanan haber, ayaklanma beklentisinin savaşın gerçek nedeni olduğunu delilleriyle ortaya koyuyor. Bırakın ayaklanmayı, İran halkından hükümete karşı en ufak bir muhalefet belirtisi bile görülmeyince, önce Trump’ın, ardından Netanyahu’nun Mossad’a nasıl öfkelendiği, ama İsrail başbakanının ümidini en azından üçüncü hafta sonuna kadar tam olarak yitirmediğini kanıtlarıyla gösteriyor.
Bu mesele bizi, Türkiye’nin emekçilerini ve ezilen kitlelerini yakıcı şekilde ilgilendiriyor. Zira bu ayaklanmanın iki ayrı biçimi planlanmış durumda.
İlki Aralık sonu-Ocak başı yaşanan türden bir kitlesel kalkışmanın yeniden yaşanması beklentisi. Bunun neden gerçekleşmediğini Trump da, güya onun muhalifi olan New York Times gazetesi de halkın korkusuna yoruyor. Bunda bir gerçek payı olduğu, bir ülke savaştayken ayaklanma başlatmanın bir katliama yol açabileceği doğrudur ama işler bu kadar basit değil. En bilinen örnekleri hatırlatacak olursak 1917 Şubat ayında Petrograd’ın yoksul kadınları ve ardından bütün işçileri, 1918’in Kasım ayında ise Almanya’nın işçi sınıfı dünya savaşının orta yerinde ayağa kalkarak sırasıyla Çar’ı ve Kayzer’i devirdi. İranlılar bunu yapmıyorsa, bunun en azından bir nedeni, Çar ve Kayzer’den farklı olarak mollaların haklı bir savaşı yönetmekte olduğudur. İran halkı onurlu bir halktır, 1979’da yüzlerce binlerce ölü vererek Şah’ı devirmiştir. Ama şimdi, karşı olduğu hükümetin, ülkeyi emperyalistlere ve Siyonistlere karşı savunduğunu biliyor.
Bu bize de ders olsun! Ama NATO üyesi Türkiye’nin kolay kolay kendini İran’la aynı durumda bulması düşük mü düşük bir olasılık. Meselenin bizi doğrudan ilgilendiren yanını savaşın birinci haftasında yapılan tartışmalardan dolayı herkesin bilmesi gerekir.
Levent Dölek: Metal işçilerinden İtalyan Lisesi öğretmenlerine grev kırıcılığını grevle kıranlar!
2026/04/16
Baskıcı ve keyfi yönetim olan istibdadın sermayeye sunduğu en büyük hizmetlerden biri grev yasakları olagelmiştir. AKP iktidarı darbe dönemleri dahil Cumhuriyet tarihinin grev yasaklama rekortmenidir. Grev yasaklarının keyfiliği ve hukuksuzluğu birçok örnekte Anayasa Mahkemesi kararlarıyla da tescillenmiş durumda. Ne var ki bu kararlara rağmen grev yasakları devam etmiştir.
Dolayısıyla istibdadın grev yasaklarını mahkemelerde aşmak mümkün olmadı. Mahkemeler grev yasaklarını mahkûm etti etmesine, ama grev yasağını aşmak, işçinin özellikle de grevleri en çok yasaklanan Birleşik Metal-İş’li metal işçilerinin bileğinin gücüyle oldu. Bekaert grev yasağını fiili grevle aşan ilk örnekti. Ardından Schneider (Green Transfo) geldi. Nihayet yasaklanmasına rağmen bilfiil 33 gün süren ve zafer kazanan Grid Solutions (General Electric) fabrikası işçileri grev yasaklarını fiilen hükümsüz kılan bir örnek yarattılar. Grev yasağının ilacı bulundu diyebiliriz. Bu ilacın adı Türkiye işçi sınıfına grev hakkını grev yaparak kazandıran Kavel’di!
Ancak istibdadın grev düşmanlığı grev yasağı ile sınırlı değil. Yeni yöntem devletin grev kırıcılık rolünü üstlenmesi. Grev kırıcılığı, patronun tehditle, şantajla, rüşvetle bazı işçileri grevden vazgeçirmesiyle ya da greve çıkartmamasıyla tezahür edebildiği gibi, grevdeki işçiler yerine taşeron işçi istihdam etmek ya da grevdeki fabrikanın işini başka işyerlerinde fason olarak yaptırmak şeklinde de karşımıza çıkabiliyor. Bunlar hem gayrimeşru hem de yasa dışı yöntemler.
Nihayet en son olarak Özel İtalyan Lisesi’ndeki grevde benzer bir grev kırıcılığını gördük. Milli Eğitim Müdürlüğü, kamudan öğretmenleri grevci öğretmenlerin yerine görevlendirerek grev kırıcılığına soyundu. Bu grev kırıcılığındaki en üst seviye. Açıkça 6356 sayılı sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanuna aykırı olan bu grev kırıcılığının “eğitim hakkı” ile gerekçelendirilmesi ona meşruiyet kazandırmıyor. Tam tersine bu eylemi daha da gayrimeşru hale getiriyor. Nedeni gayet açık. Derslerin normal düzen içinde yapılması öğretmenlerin taleplerinin bir toplu sözleşme ile karşılanmasına bağlıdır. Ve samimi olarak eğitim hakkından bahseden, bu toplu sözleşmenin imzalanması yönünde çaba gösterir. Eğitim hakkını, sendika ve grev hakkını gasbetmek için bahane ederek değil. Şunu da söyleyelim ki İtalyan Lisesi’nde eğitim ne durmuştur ne de aksamıştır. Hababam Sınıfı’nda Mahmut Hoca’nın dediği gibi okul dört duvar arasındaki yer değildir. Okul her yerdir. Ve şimdi Tomtom Mahallesi’ndeki İtalyan Lisesi önündeki çadırdır. Ve bu grev okulunda İtalyan Lisesi’nin öğretmenleri tüm Türkiye’ye hak ve hukuk, dayanışma ve insanlık dersi vermektedir. Ne mutlu böyle onurlu ve yüksek karakterli öğretmenlere sahip olan İtalyan Lisesi öğrencilerine!
Nitekim grevin geldiği aşamada, toplu sözleşmenin imzalanması için belirli bir taslakta anlaşma sağlanmasına rağmen İtalyan Lisesi yönetiminin “biz hukuki bağlayıcılığı olan bir belge imzalamak istemiyoruz” gibi akıllara ziyan ifadelerle ayak diremesiyle dersler boş geçmeye (Görevlendirme gelmesine rağmen grev kırıcılığını reddeden öğretmenlerimize de selam olsun!) devam ediyor. Bu durumda kendine “devlet” diyenin öğretmene değil bu ülkenin sadece sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanununu değil Anayasası’nı dahi tanımama cüretini gösterenlere dönüp konuşması gerekir. Ve er geç öyle de olacaktır. Çünkü İtalyan Lisesi grevcileri de birliklerini bozmadan mücadeleye devam ettiğinde kırılacak olan grev kırıcılığıdır. Onlar hem ilk özel okul grevini gerçekleştirerek hem de grev kırıcılığını grevle kırarak işçi sınıfımızın tarihine geçecektir.
Armağan Tulun: Yarım kalan hayatların önüne geçmenin tek gerçek yolu: Sınıf siyaseti
2026/04/16
Sivas’ta devrilen beton pompasının çarpmasıyla kalıbın içine düşen 23 yaşındaki gencecik bir işçinin yarım kalan hayalleri… Amasya’da, torun sevecek yaşta, 65 yaşında bir işçi ağabeyimizin inşaatın çatısından düşerek hayatını kaybetmesi… Eskişehir’de elektrik arızasını gidermeye çalışırken akıma kapılan işçi kardeşimiz… İzmir’de arıtma tesisinde kullandığı atık toplama kamyonu çamurla dolu çukura düşen işçi kardeşimiz… Ve Dilovası’ndaki Çolakoğlu Metalurji… Birkaç metrelik basit bir yaşam halatının çok görülmesi yüzünden metrelerce yükseklikten beton zemine çakılarak yaşamını yitiren sınıf kardeşlerimiz… 8 Kasım’da Dilovası’nda Ravive Kozmetik adlı parfüm fabrikasında, bir dizi ihmal sonucu hayatını kaybeden 3 evladımız, 4 kız kardeşimiz…
Ülkede resmen her gün yeni bir isimsiz mezar kazılıyor, fabrikalardan, şantiyelerden, tersanelerden, madenlerden çıkan cansız bedenler bu isimsiz mezarları dolduruyor. Yaşanan ölümlerin hiçbiri tesadüf değil. Hiçbiri talihsizlik değil. Hiçbiri işçinin bir anlık dalgınlığının sonucu değil. Ve en önemlisi, hiçbiri “görünmez kaza” değil. Her biri göz göre göre gelen, patronların kârını her şeyin üstünde tutan bu düzenin eseri. Ve sermaye düzeni bu cinayetlerin sadece faili değil, aynı zamanda sorumluları aklamanın, cezasızlıkla cesaretlendirmenin de aracı.
3’ü çocuk 7 işçi kardeşimizin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik davası en çarpıcı örneklerden birisiydi. Ravive Kozmetik’te fabrika binası kaçaktı. İşçiler kayıt dışı ve sigortasız çalıştırılıyordu. Fabrikada herhangi bir güvenlik önlemi alınmadığı gibi, denetim de yapılmıyordu. Bu şartlarda göz göre gelen iş cinayetinin tek sorumlusu yalnızca patron değil. Patrona bu denli göz yuman, adeta her türlü denetimden muaf tutan düzenin kurumları da sorumluydu. Giden geri gelmiyor ama işçi ailelerinin yüreğine bir nebze olsun su serpecek şey “adaletin yerini bulması” olurdu. Ne var ki devlet, mahkemenin kendisini emekçi halktan, sorumluları da adaletten kaçırmaya çalıştı. Mahkeme heyeti türlü ihlaller yaptı, işçi ailelerinin avukatlarının her türlü talebini reddetti. Emekçi halkın adalet talebi, sermayenin yasalarının hâkim olduğu mahkeme koridorlarında yankısız kaldı. Birkaç yetkilinin feda edildiği, patronların “taksir” kelimesinin arkasına saklanarak kendini kurtardığı, caydırıcılıktan uzak cezalarla geçiştirilen bir tablo ortaya çıktı. Soma’da, Ermenek’te, Amasra’da gördük. İliç’te, Gayrettepe’de, Dilovası’nda görüyoruz.
Bu durumun değişmesi gerek ama bu, servetinden başka bir şey düşünmeyen patronların insafına da onları koruyup kollayan yasalarla sözde adaleti sağlayacak mahkemelerin vicdanına da bırakılamaz. Elbette mahkemelerde sorumluların ceza alması için mücadele edeceğiz. Elbette işyerlerinde, fabrikalarda gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak için mücadele edeceğiz. Ama yarım hayatların önüne gerçekten geçmek için, fabrikalarda, işyerlerinde patronların orman kanunlarının hüküm sürdüğü değil, işçi sağlığının ve iş güvenliğinin gereklerini hâkim kılacak bir düzen gerek. Patronların işçinin hayatından çalmasını engellemek için işçi denetimi gerek. Bu da ancak örgütlenerek mümkün. Tek tek fabrikalarda, işyerlerinde sendikalarımızda örgütlenerek... Ama tek bir kişi daha eksilmeyeceğiz diyorsak o zaman bu kanlı çarkın son bulması, patronların kâr hırsının değil, işçi sınıfının iktidarının hâkim olması gerek. Bunun için tek tek fabrikalarda sendikalarda örgütlenmek yetmez, bunun için çağrımız devrimci sınıf siyasetinde örgütlenme çağrısı.
28 Nisan “İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybeden İşçileri Anma Günü”. İlk kez 1914’te 28 Nisan günü, Kanada’da bir mahkemenin iş kazalarında patronların sorumlu olduğuna dair verdiği bir karara atfen bu tarih kabul edilmiş. 28 Nisan’da onları anacağız. 28 Nisan’dan sonra 1 Mayıs var. 1 Mayıs meydanlarında, iş cinayetlerinde yitirdiğimiz işçiler için de yürüyeceğiz. Hem onların hesabını sormak hem tek bir kişi daha eksilmemek için sınıf siyasetinin sesini yükseltmek için!
Başyazı: Yeni ve gerçekçi tek siyaset olan sınıf siyasetinin saflarına! (Nisan 2026)
2026/04/16
İş Aş Hürriyet için örgütlü mücadeleye!
“NATO’dan çık! NATO’yu yık!” şiarı ile safları sıklaştırmaya!
1 Mayıs işçi bayramı tüm dünyada işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günüdür. 1 Mayıs meydanları din, dil, ırk ayrımı olmaksızın mazlumların zalimlere karşı birleştikleri alanlardır. 1 Mayıs meydanlarında göstereceğimiz birlik; sermayenin, istibdadın ve emperyalizmin dayattığı kimlik temelli bölünmeleri reddetmektir. 1 Mayıs’ta birlik olmak aynı zamanda sınıfsal saflaşmada taraf olmak yani sermayeye karşı iş, aş, hürriyet için emeğin saflarını sıklaştırmak demektir. 1 Mayıs tüm dünyada mazlumların zalimlere, emperyalist ve Siyonist terör cephesine, sömürgecilere ve işbirlikçilerine karşı el ele verdiği, omuz omuza durduğu gündür.
İşçi düşmanı Orta Vadeli Program çöpe!
1 Mayıs meydanları İngiliz Mehmet’in işçi düşmanı Orta Vadeli Programı’na (OVP) işçi sınıfının cevap vereceği alan olmalıdır.
Hak verilmez alınır! İş, aş, hürriyet için örgütlü mücadeleye!
İşçi sınıfının bu saldırı programına cevabı fabrikalarda, tersanelerde, madenlerde, okullarda ve her yerde örgütlü mücadeleyle dayatmaları kırmaktır.
Emekçi kadınlar en öne!
Sınıf mücadeleleri bize bir gerçeği daha göstermektedir. O da iş, aş, hürriyet mücadelesinin kazanım ve zaferlerinde emekçi kadınların imzası vardır. Emekçi kadınlar, erkek egemen kapitalist sisteme karşı, haksızlıklara, eşitsizliklere, baskılara ve özellikle de kadına yönelik şiddete karşı kadınların kurtuluş mücadelesinin temel ve öncü gücüdür. 1 Mayıs’ta da: Emekçi kadınlar en öne!
Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!
1 Mayıs meydanları her dilden, milletten, memleketten işçilerin grev halaylarındaki, direniş çadırlarındaki yani ekmek kavgasındaki birlikteliğinin yükselmesine vesile olmalıdır. Türk ve Kürt halklarının kardeşliği, sömürgeci sermayenin, emperyalizmin himayesindeki petrol açılımlarıyla sağlanamaz. Kürdün haklarından vazgeçmesini şart koşan, Kürdün ve Kürtçenin eşitliğini sağlamayan bir çözümden bahsedilemez. Bugün istibdad rejimi, Kürt işçisi, emekçisi ve gencini savaş meydanına sürme hazırlığında. Oysa Kürt işçilerinin, emekçilerinin, gençlerinin eşitlik, kardeşlik ve hürriyet taleplerini yükselteceği meydan emperyalizmin savaş meydanı değil 1 Mayıs meydanıdır!
NATO’dan çık NATO’yu yık!
1 Mayıs’ta meydanlarda birlik olmak; Filistin’de, Lübnan’da, İran’da, Ukrayna’da, Küba’da ve tüm dünyada emperyalist ve Siyonist saldırganlığın yenilgisi için mücadele etmek demektir. Tüm dünyada anti-emperyalist bir uyanışın ayak sesleri duyuluyor. Yaşadığımız topraklarda da bu uyanışı görüyoruz. Öte yandan halkın bu uyanışına karşın Türkiye, İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere emperyalist üslere ev sahipliği yapmaya devam etmekte, soykırımcı Siyonist İsrail’le kanlı ticareti sürdürmekte ve nihayet dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO’nun uluslararası zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Devrimci İşçi Partisi bu zilleti reddediyor ve tüm emekçi halkımızı 1 Mayıs’ta “NATO’dan çık! NATO’yu yık!” şiarının altında buluşmaya davet ediyor.
Haydi Devrimci İşçi Partisi ile 1 Mayıs’a! Yeni ve gerçekçi tek siyaset olan devrimci sınıf siyasetinin saflarına!
1 Mayıs meydanına sınıfın saflarını sıklaştırmaya çağırıyoruz. İşçi sınıfının bu büyük taarruzu yenilgiye uğratması için sendikal mücadele yetmez, işçi sınıfının kendi partisini güçlendirmesi gerekir. Devrimci İşçi Partisi siyasette işçi sınıfının öncü partisi anlayışıyla mücadele ediyor. Sermayeyle, emperyalizmle, istibdad rejimiyle ve tüm düzen partileriyle köprüleri atmaya, yeni ve gerçekçi tek siyaset olan devrimci sınıf siyasetinin saflarında buluşmaya çağırıyoruz. Sendikaların ve fabrikaların kortejlerinden sermayeye ve istibdada karşı iş aş hürriyet taleplerini yükseltelim! İşçi sınıfının iktidarına giden yolda Devrimci İşçi Partisi kortejlerinde buluşalım!
Armağan Tulun: Dünya işçi sınıfının mevzii olarak Küba’yı savunmak
2026/03/11
2026 yılına girer girmez ABD emperyalizmi Venezuela’ya saldırdı. Ardından Meksika ve Kolombiya gibi bir dizi Latin Amerika ülkesinin yanı sıra Küba’yı da hedef tahtasına koydu. ABD’nin Küba üzerindeki baskı ve kuşatmayı arttırması, “zaten yıllardır ambargo var” rehavetiyle ve ambargonun sıkılaştırılması basitliği ile ele alınabilecek bir gelişme değil. ABD Küba’yı yakıtsız bırakarak boğmaya ve teslim almaya çalışıyor. 3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı ve Maduro’nun kaçırılmasının ardından, ABD’nin Venezuela petrol akışına el koyması ile birlikte Küba’nın yıllardır ayakta kalmasını sağlayan damarlardan biri kesilmiş oldu. Ardından Trump Küba’nın petrol ihtiyacını karşılayabilecek diğer ülkelerin de boğazına çökecek şekilde kuşatmasını genişletti. Trump 30 Ocak’ta Küba’ya doğrudan ya da dolaylı petrol sağlayan ülkelere karşı ek gümrük tarifeleri uygulanmasına olanak sağlayan bir kararnameye imza attı. Hedef doğrudan doğruya Küba halkının günlük yaşamıdır. ABD Küba’nın enerji damarlarını kesip hayatı felç etmeyi, sağlık gibi en temel yaşamsal hizmetlere erişimini engellemeyi, halkı karanlığa ve yokluğa mahkûm etmeyi amaçlıyor.
Trump bu şekilde Küba’nın enerji damarlarını keserken ABD’nin Hazine Bakanlığı Venezuela petrolünün Küba’ya satışına kolaylık sağlayacaklarını açıkladı. Bu açıklamada utanmazca “Küba halkını destekleme amacıyla” diyorlardı. Tabii ki bu desteğin bir şartı vardı: Venezuela petrolü Küba’daki özel sektöre satılabilecekti ama “Küba ordusu, istihbarat servisleri veya diğer devlet kurumlarıyla ilişkili herhangi bir kişi veya kuruluş ya da ABD Dışişleri Bakanlığının Küba'ya yönelik kısıtlama listesinde yer alan kuruluşlar” bu kapsamın dışında kalacaktı! Bir yandan bütün bir ülkeyi abluka ile boğ, öte yandan nefes borusunu kapitalist restorasyonun tohumu olan özel sektör üzerinden aç, devleti tamamen dışla. Bir yandan baskıyı arttır, bir ülkenin boynunu eğmeye çalış, diğer yandan içeriden siyasal ve sosyal çözülmeyi örgütlemeye yönelik bir mühendisliğe giriş. Abluka ve ambargolarla boğdukları Küba halkını “destekleme” masalıyla sunulan her hamle, Küba’yı düzenin kalıbına sokma, devrimin kazanımlarını ortadan kaldırıp işçi devletinin altını oyma hamlesidir.
Levent Dölek: Sömürgeci burjuvazinin çıkarlarına kılıf ve gizli diplomasiye paravan komisyonu
2026/03/11
İktidarın “Terörsüz Türkiye” sloganıyla başlattığı sürecin Meclis ayağını oluşturan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” 18 Şubat’ta çalışmalarını bir rapor yayınlayarak neticelendirdi. 21 toplantının 137 kurum temsilcisi ve kişinin dinlendiği görüşmelerin ardından komisyondan Kürt sorununun çözümü için ne çıktı diye soracak olursanız, cevap sıfıra sıfır elde var sıfır. Rapor “Kürt sorunu” kavramını dahi zikretmiyor. Komisyon raporuna hayır oyu veren TİP ve EMEP haklı olarak sorunun adını dahi koymayan bir metni nasıl kabul edelim dediler. Ama esas sorun başka yerde. Bu komisyonun herhangi bir aşamada Kürt sorununun çözümü için kurulduğu söylendi mi? Başta DEM Parti olmak üzere çözüm niyetiyle bu komisyona katılanlar olmuşsa da komisyonu bağlayan böyle bir tanımlama kayda geçti mi? Eğer cevap hayır ise esas sorun komisyona böyle bir misyon atfetmenin kendisinde değil mi?
Aslında en baştan itibaren durum tam tersiydi. MHP de AKP de bu meselenin Kürt sorununun çözümü ile ilgisi olmadığını, esas konunun silah bıraktırma ve “terörsüz Türkiye” hedefi olduğunu söylüyor. Ama çok daha önemlisi sürecin diğer ana aktörü olan ve kendisine Kürt hareketi nezdinde temsiliyet gücü atfedilen Öcalan da en baştan açıkça “Kürt sorunu artık çözülmüştür” saptamasıyla işe girişiyor. O halde bu sürecin devamı olan komisyondan Kürt sorununun çözümü namına herhangi bir şey beklemenin iler tutar bir yanı olabilir mi? Elbette ki yoktur. İyi niyetle bu sürece Kürt sorununun çözümü doğrultusunda müdahale edilmek istenmişse de niyetle eylem birbirini tutmuyor. Komisyona katılmaktan başlayarak, komisyon çalışmalarının tamamı (muhalefet şerhleri, itirazlar ve en son rapora hayır oyu vermek dahil!); Bahçeli’nin inisiyatifi ile başlayan ve adım adım istibdadın bir siyaseti haline gelen sömürgeci burjuvazinin yayılmacı politikalarını meşrulaştırmaya ve bu politikaları hayata geçirmek üzere yürütülen gizli diplomasiye paravan olmaya yaramıştır.
Başyazı: Emperyalizm ve Siyonizm yenilecek: Bu kan denizinin ufkundan kızıl bir güneş doğacak! (Mart 2026)
2026/03/11
28 Şubat sabahı ABD ve İsrail birlikte İran’a tamamen gayrimeşru ve terörist nitelikte bir saldırı başlattı. Bu saldırıya karşı tutumumuz nettir: Katil ABD İran’dan elini çek! Batı Asya’dan defol! Bu savaş bizim savaşımız değil diyemeyiz. Bu savaş bizim savaşımızdır. Safımız Amerikan emperyalizminin, İsrail Siyonizminin, onlarla birlikte hareket eden İngiliz, Fransız, Alman Avrupalı emperyalistlerin, onlara hizmet eden işbirlikçilerin karşısındadır. İran’daki iktidarın ve kurulu düzenin de bir sermaye düzeni olduğunu biliyoruz. Ne oradaki iktidarı ne de düzeni savunuruz. Ama bu savaşta haklıyı ve haksızı da ayırırız. Bu savaşta haklı olan İran’dır. Haksız olanlar ABD’dir, İsrail’dir ve onlarla saf tutanlardır. Mücadelemiz haksız, yağmacı ve soykırımcı bu büyük şer cephesinin yenilgisi içindir.
Ve yenilecekler! Er ya da geç yenilecekler. Saldırganlıkları emperyalist düzenin içine düştüğü ekonomik krizdendir. Emperyalistler artık kimseyi parayla kandıramıyor. Güç gösterisi yapıyorlar çünkü giderek zayıflıyorlar. Dünyayı biz yönetiriz diyorlar ama ABD’de de Avrupa’da da kendi devletlerini dahi yönetmekten, ülkelerini bir arada tutmaktan acizler. Trump da Netanyahu da bu çürümüşlüğün vücut bulmuş hallerinden başka bir şey değildir. Dünyaya demokrasi ve özgürlük getireceklerine dair yalanlarına da artık kimse kanmıyor. Emperyalizmin ve Siyonizmin misyonu dünyayı büyük bir Epstein adasına çevirmekten başka bir şey değildir. Gazze’deki gibi İran’da da çocukları hedef almaları bundandır! Asla bir yanlışlık değildir. Emperyalist/Siyonist terörün bir gereğidir! Vahşetleri ve barbarlıkları emperyalist düzenlerinin çürüyerek gebermekte oluşundandır!
Sungur Savran: Uluslararası Che Guevara Tugayları
2026/03/11
Trump durmak bilmiyor. Hem politik nedenlerle hem doğal yaşı nedeniyle acelesi var. Şimdi ülkelere ikişer ikişer el atıyor. 3 Ocak’ta Venezuela Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırdıktan sonra yeniden İran’ın üzerine gitmeye başladı. Ama bir yandan da Küba’ya ambargo uygulayarak ada ülkesini petrolsüz, doğal gazsız, dolayısıyla elektriksiz, benzinsiz, mazotsuz bıraktı.
Trump hükümeti bir hükümetle “görüşmeler”e başlarsa sevinmeyecek, tam tersine uzun uzun düşüneceksiniz. Venezuela başkanıyla pazarlıkları üç ayı aşkın süreye yayıldı. Karşılıklı tek telefon görüşmelerinde Maduro’ya “ne güçlü sesin varmış” diye takdirini bile ifade etmiş, sonradan Amerikan basını yazdı. Maduro da Trump’a barış gülücüğü olarak danslar etti, şarkılar söyledi. Sesi epeyce bet, ama Trump’ın müzikten anlamaması normal. Sonunda “saraydan başkan kaçırıp” adamı New York’un insan hakları ihlalleri açısından bizim 12 Eylül cezaevlerini aratmayacak bir hapishanesine tıktılar. Şimdi orada siyahi alt düzey uyuşturucu kaçakçıları ile siyahi düşmanı beyaz mafya bozuntusu orta kademe gangsterler arasında şarkı söylüyor mudur, bilinmez. Biz onun haklarını savunur, ülkesine ve görevine dönmesini talep ederiz ama şimdi ülkeyi yönetmekte olan eski yoldaşlarının bunu isteyip istemeyeceklerini bilemeyiz.
Sungur Savran: Zoka
2026/02/17
Okyanus ötesinde Amerika kıtasında “saraydan başkan kaçırma” olayı yaşandı ya. Venezuela Başkanı Nicolas Maduro 3 Ocak’ta Amerikan emperyalizminin haydutlarınca kaçırıldı ya. Orada olan bu bölgede de sarsıntılar yaşanacağının işareti ya. Bizimkiler derhâl bir “iç cephe” tartışmasına başladılar.
Erdoğan, halkı her türlü savaşı desteklemek zorunda bırakmak istiyor: “İç cepheyi sağlam tutacak, orada gedik açmak için fırsat kollayanlara karşı daima uyanık olacağız.”
Bahçeli de kendine pay çıkarıyor: “Şimdi anlaşıldı mı iç cephemizi tahkim etmekteki samimi gayretimizin haklılığı?” diyor.
Ama ne Erdoğan ne Bahçeli, “bu Amerika gangster, başındaki adam da Baba filmindeki heriften beter, biz NATO’dan ayrılalım” demiyor. Varsa yoksa “iç cephe”.
Muhalefet de “iç cephe” zokasını bir güzel yuttu. Erdoğan’la Bahçeli lafı açtı ya, hepsi toptan topa girdi.
Özgür Özel: “Erdoğan iç cepheyi güçlendirmek istiyorsa içerideki kimseye düşman hukuku uygulamayacak.”
Ali Babacan: “İç cepheyi tahkim etmemiz gereken dönemlerden geçiyoruz, ancak ülkeyi kutuplaştırarak iç cepheyi tahkim edemezsiniz.”
Müsavat Dervişoğlu: “İç cephenin güçlendirilmesi bu hükümetin güçlendirilmesi anlamına gelmemektedir. İç cephenin güçlendirilmesi” … şudur budur.
Ahmet Davutoğlu: “Kutuplaştırmayacaksınız, şeytanlaştırmayacaksınız.”
Ümit Özdağ: “İç cephe Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ile güçlenir.”
Ocak ayının ilk 10 günü Türkiye para babaları düzeninin siyasetçileri iç cephe ile yattı kalktı yani.
İşin tuhaf yanı ne biliyor musunuz? Bu son tartışma başlayana kadar Türkçede böyle bir laf yoktu! Savaşa giren bir ülkede askerin çarpıştığı cephenin dışında kalan alanlara Türkçede “cephe gerisi” denir!
Bize inanmıyorsanız Google amcaya sorun. Ne çıktı?
Cephe gerisi
Başka sözlüklere de bakın. Hepsi ama hepsi “cephe” dışındaki alanlara “cephe gerisi” der. Bir sürü kitap var, çeşitli savaşlarda “cephe gerisi”ni anlatan. İşte bazı kitap başlıkları: Cephe Gerisi, Cihan Harbi’nin Cephe Gerisi, Basına Göre Cephe Gerisi ve Cephedeki Faaliyetleriyle İstiklâlin Kadınları.
“İç cephe”yi google’layın, karşınıza sayfalar boyu sadece her türden duvar boyası reklamı çıkacaktır!
Eee, ne öyleyse bu “iç cephe”? Muhtemelen işini bilmeyen bir çevirmen NATO eğitim malzemesini çevirirken “home front” terimini “iç cephe” ile karşılamıştır. Askeriyede “iç cephe” denmeye başlanmıştır. Ama önemlisi bundan sonra.
İktidarın bir danışmanı, “muhterem beyefendi, bu Amerikalılar iç cephe diyor, biz de öyle söyleyelim, böylece halkı her türlü savaşımızı desteklemek zorunda bırakmamız daha kolay olur” demiştir. “Eviniz de savaşın cephesidir” deriz.
İktidar bunu güzel bulmuştur. Muhalefet de zokayı yutmuştur!
Halkın her savaşı destekleme gibi bir sorumluluğu yoktur! Fetih savaşlarına, onun bunun topraklarına ve petrolüne el koymaya, başka halkları Osmanlı döneminde olduğu gibi köleleştirmeye yönelik savaşları halkın desteklemesini beklemeyin.
NATO denen emperyalist savaş makinesinin içinde yer aldığınız için Trump’ın bu bölgedeki planlarına omuz verme çabalarınıza destek vermek zorunda değil kimse. Haklı savaş vardır, haksız savaş vardır.
Trump ve benzerleri, Siyonist İsrail ile birlikte Batı Asya’yı (Ortadoğu’yu) hallaç pamuğu gibi atıyor. Türkiye’nin işçileri, emekçileri, gençleri, Trump’ın Ortadoğu hallacı olmayacaktır!
İsterseniz bütün savaş terimlerini değiştirin. Haksız savaş, haksız savaş olarak kalacaktır.
Levent Dölek: Kürt sorunu ve sınıf siyaseti
2026/02/17
Solda Kürt sorunundan bahis açıldığında sınıftan bahsetmek, pek çok zaman meselenin etrafından dolanmanın bir vesilesi olagelmiştir. Sınıftan ve sınıf siyasetinden pek uzak olan sol liberal ve sol Kemalist eğilimlerin konu Kürt sorununa gelir gelmez sınıfı hatırlaması, emek sermaye çelişkisinden dem vurmaya başlaması tipiktir. Bu tür oportünist söylemlerin ikna edebileceği bir Kürt işçi olacağını zannetmiyorum. Zira her Kürt işçisi bu tür bir söylemin ardındaki sömürgeci kokusunu hemen hisseder. Kürt sorununu, Kürdün ezilmeye ve eşitsizliğe karşı bir mücadelesi olarak değil de Türkün canını sıkan bir mesele olarak yaşayan sosyal şovenist yaklaşım hemen kendini ele verir. Sosyal şovenizm ile enternasyonalizmi ayıranın HDP/Dem Parti çizgisiyle yakınlık ya da uzaklık olduğunu zannetmek ise çok yaygın bir yanlıştır. Sosyal şovenist ya da sömürgeci sol bakış açısı Kürt sorununun çözümünü değil, Kürt sorunundan kurtulmayı ister. Örneğin bugün karşıt uçlarda gözüküp sosyal medyada birbiriyle atışan solcuların tamamı Öcalan’ın Kürt sorunu çözülmüştür diyerek yaptığı açılımı olumlu değerlendirmekte buluşmaktadır. Solda ne yazık ki “ah bir şu Kürtler Kürt sorununun peşinden gitmeyi bıraksa da önümüz açılsa” diye bir inanış, adeta bir hurafe çok yaygındır. Bu hurafe ne kadar sınıfsal ifadelerle gerekçelendirilse de kaynağında sınıf siyaseti değil tam tersine sınıf siyasetinden uzaklık vardır. Çünkü siyasete sınıfsal perspektiften bakmayınca açılımın gerçekten silahların bırakılması ya da barışla ilgili bir yanı olduğu zannedilmiş, özünde sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarına yaslanan bir “petrol açılımı” olduğu görülmemiştir.
Sınıf siyaseti ise aynı tabloya bakıp başka sonuca varır. Eğer Türk-Kürt ittifakı halkların kardeşliği ve eşitliği değil de mezhepçi bir ortaklık ve karşıtlık temelinde tanımlanıyorsa, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı değil de İran’ın nüfusuna karşı bir stratejik hamle olarak emperyalizme ve Siyonizme pazarlanıyorsa burada çözüm yoktur. Bir “petrol açılımı” vardır. Karşımızda olan Türk ve Kürt gençlerinin başka halklara karşı savaştırılması ise burada barış yoktur, haksız savaşların hazırlanması vardır. Böyle olmasa Bahçeli’nin Suriye’de Fırat’tan Dicle’ye boylu boyunca temizlik yapmaktan bahsettiği günün ertesinde Öcalan’ın kendisine gönderdiği kilimin törenle takdim edilmesi gibi absürtlükler nasıl yaşanır? Bu anlamda Bahçeli’nin gündeme taşıdığı ve sahiplendiği Öcalan’ın umut hakkının bir yönüyle Kürt halkının çözüm umudunun karşısında yükseliyor olması nasıl açıklanır?
Sınıf siyaseti “Kürt sorunu yoktur sadece emek sermaye çelişkisi vardır” demek değildir. Sınıf siyasetinin düsturu “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin”dir. Türk işçisinin ve emekçi halkının Kürt halkının ezilmesinde hiçbir çıkarı olmadığını tespit ederek işe başlar. Türk işçisinin milliyetçi eğilimleri çıkarı orada olduğundan değil, sömürgeci burjuvazinin ideolojik hegemonyasından kaynaklanmaktadır. Bu hegemonyanın kırılmasının yolu da sınıf mücadelesini harlamaktan geçer. Burjuvazi böler grev halayları birleştirir! Eğer Kürt burjuvazisi ve toprak ağaları sömürgeci burjuvaziyle işbirliği yaparak Kürt işçisinin, emekçisinin, yoksul köylüsünün taleplerinden yan çiziyorsa burada olumlu anlam yüklenecek bir şey yoktur. Türkün ne hakkı varsa Kürdün de aynı hakları olmasından hiçbir zarar görmeyecek olanlar, Kürdün ne emeğini ne toprağını sömüren Türk işçi ve emekçileridir. Sınıf siyaseti, sınıf çelişkisini ulusal ezme ve ezilme ilişkilerinin üzerini örtmek için kullanmak değildir. Tam tersine, sınıf siyaseti sınıf mücadelesi bayrağına ulusların ve dillerin tam eşitliğini yazmaktır. İşçilerin birliğinin yanına halkların kardeşliğini koymaktır. Bu siyasetin adı proleter enternasyonalizmidir. Bu Marx’ın ve Lenin’in yoludur. Darağacında yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği diye haykıran Denizlerin yoludur.
Yazının devamını podacst olarak dinleyebilirsiniz...
Başyazı: İş aş hürriyet grevi buzu kırdı! Yeni ve gerçekçi olanın sınıf siyaseti olduğunu gösterdi! (Şubat 2026)
2026/02/17
Emekçi halk abluka altında. İstibdad rejimi ve patronlar el ele verdi işçi sınıfının üzerine adeta kâbus gibi çöktü. Ablukanın adı Orta Vadeli Program! İşçi ve emekçilerin ücretlerini/maaşlarını hedeflenen enflasyona göre belirleme adı altında sermayenin sefalet dayatmasını devlet politikası haline getirdiler. Geçtiğimiz yıl kamu işçilerinin toplu sözleşmeleriyle başladılar, kamu emekçilerinin (memurların) toplu sözleşmesiyle, asgari ücretle ve emekli aylıkları ile devam ettiler. Ablukayı MESS sözleşmesinde de sürdürdüler. Patronlar tüm bir dönem boyunca yaptıkları işten çıkarmalarla adeta terör estirerek toplu sözleşme masasına oturdular. MESS masada sefaleti dayatırken arkasına yine istibdadı ve grev yasaklarını alıyordu.
Bu ablukayı kırmanın işçi sınıfının örgütlü mücadelesinden başka yolu yoktur. Bu süreçte metal işçileri MESS’ten kopardığı her kuruşu örgütlülükleriyle, geçmişte grev yasaklarını aşan grev örneklerinden aldıkları güçle kazandılar. Migros işçileri örgütlü mücadeleyle ve direnerek depolarında taşeron düzenini çöpe attı. Ve nihayet Gebze’de 261 işçi çıkıp 100 günü aşan grevle ablukayı kırdı. Bir buz kıran gemisi gibi tüm işçi sınıfı için yolu açtı. Smart Solar grevinden bahsediyoruz. İşçiler sadece patronla değil adeta yedi düvelle dövüştüler. Smart işçileri 2022 yılında tek bir işçinin işten atılmasına karşı fabrikayı işgal ederek, hepimiz birimiz için diyerek bu kavgaya başladılar. Birleşik Metal-İş sendikasını işgalle, grevle, direnişle fabrikada örgütlediler. Sendika için gerekli çoğunluğu sağladıktan sonra karşılarına uzayan yetki mahkemeleri çıktı. “Alınteri kurumadan adalet istiyoruz!” diyerek adliyenin kapısına dayandılar.
Sendika girdi ama Smart patronunun saldırıları bitmedi. İstibdadın yardımıyla İzmir’deki fabrikasının işkolunu tamamen yasadışı şekilde değiştirip sarı sendikayı soktu. Bu sendikayla sözleşme imzalayıp Gebze’deki işçilerin grevini daha başlamadan kırmaya çalıştı. Yetmedi, Kayseri’de yasadışı fason üretim yaptı. Yetmedi, mahkemeden ısmarlama kararlar çıkartıp grev olan fabrikadan mal çıkartmaya çalıştı. Direnen işçilerin karşısına polisi dikti. İşyeri temsilcileri dahil 47 işçiyi tazminatsız işten attı. Smart işçisi birliğini bozmadı, dayandı. Tek bir işçiyi geride bırakmadıkları gibi 47 işçiyi de geri işe aldırdı. Sefalet dayatmalarını yırtıp attı. Ablukayı örgütlü gücüyle kırdı.
Hayat pahalılığına ve sefalete karşı dişinizi sıkın diyenlere cevabımız sıkılı yumruklarımızdır! Her koyun kendi bacağından asılır diyenlere cevabımız işçilerin birliğidir! Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz! Çözüm için seçim sandığı gösterenlere cevabımız grev çadırlarıdır. Sandıkta başka başka partilere oy vermiş olsa da sınıf kavgasında birleşen Smart işçisi memlekete umut olacak siyasetin yani sınıf siyasetinin de yolunu göstermektedir. 261 oyun sandıktaki etkisi sıfırdır. Ama 261 işçinin birliği ve örgütlü mücadelesi adeta yedi düvelle savaşıp sermayenin ve istibdadın kuşatmasını kıracak bir gücü açığa çıkartmıştır. İşte bu, sınıf siyasetinin dayandığı güçtür. İşçiler, kamu emekçileri, küçük esnaf, yoksul köylü ve tüm ezilenler bu gücün etrafında birleşmelidir.
Sınıf siyaseti boş vaatlere değil sermaye düzeninden söke söke alınan haklara ve kazanımlara dayanır. O yüzden gerçekçi siyaset sınıf siyasetidir. İçinde tek bir işçinin olmadığı meclisten medet ummak mı gerçekçi siyaset? Sınıf siyaseti aynı zamanda yeni olandır. Defalarca aynı şeyi deneyip tekrar tekrar hüsrana uğrayan emekçi halka yeni ve umutlu bir yol açmaktadır. İşgal, grev, direnişle buzları kırıp bu yolu açan tüm işçilere selam olsun! Kazanacağız!
Sadece eşit işe eşit ücret değil, eşit ve özgür bir dünya istiyoruz!
2026/02/17
Bugün dünyanın her yerinde kadınlar bir yandan erkek egemen kapitalist sistemin yarattığı işsizlik, ücret eşitsizliği, güvencesizlik, yoksulluk, bakım yükünün tümüyle emekçi kadınların üzerine yıkılması ile boğuşurken diğer yandan kadın düşmanı politikaların izlenmesi sonucu ayrımcılık, şiddet ve kadın cinayetleri ile karşı karşıya adeta bir yaşam mücadelesi veriyor. Aralık 2025’e ait verilere göre geniş tanımlı işsizlik oranı %29. Ortalamayı yükselten de emekçi kadınlar. Çünkü erkeklerde işsizlik oranı %23 iken, kadınlarda %38. Yani çalışmak isteyen her 10 kadından en az 4’ü işsiz. Bunun bir nedeni patronların krizin faturasını işçilere ödetmek için işler iyi gitmiyor bahanesiyle işçi çıkarması ise diğer nedeni de kadınların üzerindeki bakım yükü ile düzenli, sürekli bir işte çalışmalarının engellenmesi. Evdeki çocuğa, hastaya, yaşlıya bakacak biri olmadığında, işyerlerinde kreş, mahallelerde devletin bakım evleri olmadığında kadınlar ev dışında çalışamaz hale geliyor. Çalışan kadınlar da eğer sendikalı işlerde çalışmıyorlarsa erkeklerin 9 ayda kazandıklarını ancak bir yılda kazanıyor, yani daha düşük ücretlere çalışıyorlar.
Bu düzenin emekçi kadınlara vaadi:
Esneklik adı altında güvencesiz işlerde, düzensiz çalışma
Daha düşük ücretler
Ev işleri ve bakım yükünün altında ezilme
Kreş yok, git istediğin yere şikayet et!
Çocuğun, evdeki hastan veya yaşlın yüzünden devamsızlık mı yaptın? Kapı orada!
Patronlar için hiçbir şey kendi kârlarından daha önemli değildir. Çalışırken üç kuruş kısmanın hesabını yapıp iş cinayetlerine zemin hazırlayan patron için işçinin canının bile değeri yok ki, çocuğunun bir kıymeti olsun, mutfakta pişen yemeğin içinde et var mı yok mu diye düşünsün. Öyleyse onların çocuğumuz hasta oldu mu vicdanlı olmasını, hakkımız olanı vermek için insafa gelmesini beklemek gerçekçi değil. Hakkımızı almak için mücadele etmek zorundayız.
Bu mücadelede biz neyi savunacağız?
Çalışmak isteyen her kadına iş!
Her işyerine kreş!
Eşit işe eşit ücret!
Mahallelerde kamu tarafından finanse edilen hasta, yaşlı bakım merkezleri!
Elbette emekçi kadınlar sadece iş istemiyor, sadece eşit ücret istemiyor. Eşit, özgür bir dünya istiyor. O dünyanın kapıları emekçi kadınlar için dünya tarihinde bir kez aralandı. Ne zaman? Nerede? Ekim devriminin topraklarında, Sovyetler Birliği’nde, işçi sınıfının iktidarı altında. Bugün türlü yalanlarla, başka hayaller peşinde koşmak değil, gerçekçi yoldan yürümek gerek. Erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı emekçi kadınların öncülüğünde büyüyecek bir mücadelenin yolundan!
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün anlamı
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, emekçi kadınların mücadelesine dayanıyor. Önce dokuma işçisi kadınlar 1857'de 10 saatlik işgünü ve insanca çalışma koşulları talebiyle greve gitti. Ardından 1908'de 15 bin tekstil işçisi kadın ABD'nin New York kentinde daha kısa çalışma saatleri, daha yüksek ücretler, doğum izni ve oy hakkı talebiyle bir mücadele başlattı. Mücadele eden kadınların diğer işçilerle ilişkisini kesmek için, işçi kadınları fabrikaya kilitlediler ve fabrikada "bilinmeyen bir nedenle çıkan" yangın sonucu 129 kadın işçi yaşamını yitirdi. Kadınların yaşamları pahasına verdikleri bu mücadelenin en öne çıkan sloganı, "Ekmek ve Gül" idi. Ekmek, yaşama güvencesini, gül ise daha insanca, daha güzel, kadının da izini taşıyan bir yaşamı simgeliyordu. Bugün de 8 Mart’ta patronların ikiyüzlü çiçeklerini değil, “Ekmek, Gül ve Hürriyet” istiyoruz!
Ertuğrul Oruç: Sağlık, kasko gibi satılır mı?
2026/02/17
Sağlığın piyasaya açılması ve özelleştirilmesi yalnızca sağlık hizmetlerini paralı hale getirmez; aynı zamanda devletin sunduğu sağlık hizmetlerinin her geçen gün niteliğini yıpratan bir işlev de görür. Özel sağlık sigortaları, sağlık hizmetlerinin özelleşmesine aktif biçimde katkı sunarak kamu sağlık sistemini adım adım aşındıran ve sağlığı bir hak olmaktan çıkarıp kasko mantığına indirgeyen bir düzenek yaratır.
Özel sağlık sigortası şirketleri sigortalarını, araç kaskolarına çok benzer bir mantıkla pazarlar. “Her an hasta olabilirsiniz, devlet hastanelerinde çare bulamayabilirsiniz; gelin, sizi şimdiden sigortalayalım.”
Bugün Türkiye’de özel sağlık sigortası sistemine dâhil olan kişi sayısı yaklaşık 8 milyondur. 2024 yılı itibarıyla bu alanda dönen toplam para miktarı 136 milyar liraya ulaşmıştır. Bu rakamlar, özel sağlık sigortacılığının Türkiye’de uzun süredir yaygın olduğu izlenimi yaratabilir; ancak bu yaygınlaşma görece yenidir.
Özel sağlık sigortalarının Türkiye’deki serüveni 1980’li yıllarda başlasa da, sağlık sistemi içine gerçek anlamda yerleşmesi Türkiye tarihinin sağlık alanındaki en güçlü piyasacı müdahalesi olan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile mümkün olmuştur. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren yaşanan hızlı büyüme, özel sağlık sigortalarının sağlıkta özelleştirme politikalarıyla olan bağını açık biçimde göstermektedir.
İşçi sendikaları, geçmişten bu yana yaptıkları Toplu İş Sözleşmeleri’nde (TİS) sağlık alanına dair maddelere yer vermiştir. Ancak işçilere bir hak olarak özel sağlık sigortası yaptırılması yönündeki talepler, kamu sağlık hizmetlerinde yaşanan yıpranmanın giderek daha hissedilir hale geldiği 2010’lu yıllardan sonra yaygınlaşmıştır.
Aile hekimliklerinin zayıflatılmasıyla sağlık sisteminin hastanelere bağımlı kılınması; randevu bulunamaması, muayene sürelerinin kısalması ve tetkiklerin gecikmesi bu yıpranmanın somut göstergeleridir. Kamu sağlık hizmetlerindeki bu aksaklıklar, işçiler için yalnızca bir sağlık sorunu değil, ücret kaybı ve işinden olma riski anlamına da gelmektedir. Buna karşılık özel hastanelere başvuru, işçiler ve emekçi halk açısından karşılanamayacak düzeyde maliyetler yaratmaktadır. Bu koşullarda özel sağlık sigortası, bir tercih olmaktan çıkarak üretim sürecinin dayattığı bir zorunluluk haline gelmektedir.
Bu durumun mekânsal karşılığı da dikkat çekicidir. Örneğin, işçilerin başkenti olan Gebze ve Darıca–Çayırova hattında, 2010’dan günümüze özel hastanelerin yatak ve hizmet kapasitesi yaklaşık %40 artarken, devlet hastanelerindeki artış %10’lar düzeyinde kalmıştır. Aynı dönemde çevre ilçelerde benzer bir özel hastane kapasite büyümesi görülmemektedir. Bu bize, özel sağlık hizmetlerinin sağlık ihtiyacından ziyade ödeme güvencesi ve sigortalılık temelinde yoğunlaştığını; bu yönelimin ise kamu sağlık hizmetlerinin aynı bölgelerde gelişmesini sınırlandırdığını güçlü şekilde düşündürmektedir.
Bugün sendikaların işçiler için özel sağlık sigortası talep etmesi, kamu sağlık hizmetlerinin geri çekilmesinin dayattığı bir sonuçtur. Bu talep, devletin sağlık alanındaki sorumluluğunu yerine getirmemesinin sendikal alana yansımasıdır. Sağlığı kasko gibi satan özel sağlık sigortaları, işçilerin sağlık hakkını güvence altına alan bir çözüm değil; kamu sağlık sisteminin altını oyan bir mekanizmadır. Bu nedenle özel sağlık sigortaları, kapsam dışı bırakılan hastalıklar ve ek ücretlerle sağlık riskini ortadan kaldırmak yerine riskin kendisi haline gelmektedir.
Sağlık hakkı, TİS maddeleriyle telafi edilecek bir eksiklik değil; devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu temel bir sorumluluktur. Bu nedenle mücadele, sağlık alanı dışındaki işçilerle sağlık emekçilerinin birlikte yürüteceği ücretsiz, genel bütçeden karşılanan, nitelikli, eşit ve kamu eliyle sunulacak sağlık hizmeti talebinde somutlaşmak zorundadır.
Kapitalizmin son yüzyılının ilk çeyreğini geride bırakırken (3): Yeni ve gerçekçi bir sosyalist politika gerek!
2026/01/18
Daha yeni geride bıraktığımız 2025 ile birlikte koskoca bir yüzyılın ilk çeyreğine veda etmiş bulunuyoruz. 20. yüzyıla damga vurmuş olan işçi devletlerinin, en önemlisi Sovyetler Birliği’nin yüzyılın sonunda yıkılması ve dağılmasının emperyalist kapitalizmi yeryüzünün her yerinde hâkim duruma getirmesi, dünyanın gidişatını belirledi. Dünya kapitalist sistemi derin bir ekonomik varoluş krizine girince (Kasım başında bu yazı dizisinin ilk bölümünde bunu ele aldık) faşizm ve Üçüncü Dünya Savaşı tehdidi hızla yükseldi (yazı dizisinin Aralık başında yayınlanan ikinci bölümü). Ne çeyrekmiş! 21. yüzyıla “sosyalizmin çöküşü” olarak gördükleri gelişmeyi ideolojik havai fişek kutlayarak giren Milenyum burjuvaları bile şimdi Karadeniz’de gemileri batmış duruma düştüler! Kapitalizm kendi başına kalınca 25 yılda dünyayı tımarhaneye çevirmeyi başardı. Lenin, emperyalist aşamayı “can çekişen kapitalizm” diye tanımlarken abartmış mı bazen düşündüğünüz gibi, bir daha bir düşünseniz?
Dizinin ikinci bölümünde bu üçüncü bölümde ne konuşacağımızın ipucunu verdik. İki kısacık değinmeyle. Birincisi, Üçüncü Dünya Savaşı yaklaşırken hayatta bilinmesi gereken ama büyük çoğunluğun farkında bile olmadığı en önemli gerçeğin altını çizdik: “İlk iki dünya savaşını devrimler ve sosyalizm durdurdu. Yenisini de ancak o durdurur.” Demek ki sosyalist hareketin görevleri konuşulmadan dünya durumu tartışılamaz.
İkincisi şunu söyledik: “20. yüzyılın 21. yüzyıla devrettiği yaranın nasıl kapatılacağını da dizinin son yazısında konuşalım. İnsanlık barbarlıktan ancak o yara kapatılabilirse kurtulacaktır.”
Şimdi sosyalist hareketin görevleriyle başlayalım. Yaraya sonra döneriz. Çünkü o yara aslında içinde yaşadığımız dünya durumunun nesnel olarak en önemli öğelerinden biri. Mutlaka tedavi etmeliyiz.
Sosyalizme yeni ve gerçekçi bir politika gerek
Türkiye sosyalizminin benimsemesi gereken yeni ve gerçekçi ilkeler
İşçi sınıfı bağrında örgütlenmenin önceliği
Ödünsüz bir anti-emperyalizm ve anti-Siyonizm
Devrimci bir politika
Leninizmin ittifaklar politikası
Kolektif devrimci disiplini kucaklama
Yerlileşme
Batı Asyalılaşma
Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı
Enternasyonalizm
Başyazı: Uyanın! Amerikan haydutları okyanusun ötesinde değil içimizde! (Ocak 2026)
2026/01/14
Dünya Venezuela’da Amerikan emperyalizminin eşi görülmemiş bir haydutluk gösterisine tanık oldu. Faşist Amerikan başkanı Trump Venezuela devlet başkanı Maduro’yu ve eşini kaçırıp mahkeme adını taktığı bir sirkte aşağıladı. Faşist Trump bu terör eylemiyle tüm dünyaya gözdağı verdi. Elbette bu olaydan çıkarılacak bir ders vardır. Ama o ders asla emperyalizmin karşısında korkmak ve sinmek olamaz. Tam tersine bu olan biten anti-emperyalist bilinci kuşanmak ve safları sıklaştırmak için bir son uyarı gibidir adeta. Amerikan teröristlerine karşı savaşarak şehit düşen Venezuelalı ve Kübalı askerlerin adları şimdiden zalimlere ve işgalcilere karşı direnen tüm kahramanların yanına yazılmıştır. Ve Venezuela’nın yoksul halkı henüz son sözünü söylememiştir. Tüm dünyanın işçileri ve ezilen halklar Venezuela halkının yanında olmalı, emperyalist terör ve haydutluğa karşı birleşmelidir!
Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı da yaşananlardan ibret almalıdır. Uyanın! Amerikan haydutları 8 bin km uzakta değil! Yanı başımızda içimizde, Adana’da İncirlik üssünde, Malatya’da Kürecik üssünde yuvalanıyor, NATO bayrağı altında Ankara’da genelkurmay karargâhında bulunuyor, dolar olarak ekonominin damarlarında dolaşıyor! İlla ki ülkenin başındakileri helikopterle kaçırmaları gerekmiyor. Kaldı ki zaten ne isterlerse alıyorlar. Erdoğan, kardeşim dediği Maduro’ya yapılana ses çıkarmadı, hatta onun ülkenin başından alınıp Türkiye’de sürgüne gönderilmesi yolundaki Amerikan teklifine evet dedi diye niye şaşıralım? 15 Temmuz’da İncirlik’ten kalkan uçakların yardımıyla TBMM bombalandığında ses çıkardılar mı ki? Yıllarca Amerikancı darbeye adını koymadılar, kuklalara sövüp kukla oynatıcısının adını anmadılar. Üst akıl dediler, Okyanus ötesi dediler, Amerikan emperyalizmi diyemediler.
Bu sene Amerikan emperyalist haydutlarının şefliğini yaptığı dünyanın en büyük terörist örgütü NATO Türkiye’de toplanacak. Tüm işçi sınıfı ve emekçi halk NATO’nun ne olduğunu iyi anlamalıdır. NATO bir savunma örgütü değildir. Türkiye’deki NATO üslerinin Kürecik başta olmak üzere mazlumlara karşı Siyonizme kalkan olduğunu görüyoruz! En büyük güvenlik tehdididir. Trump’ın topraklarına göz diktiği ve şimdi sırada orası mı var denen Grönland adası NATO üyesi Danimarka’nın sınırları içindedir! Venezuela’yı geçtik Trump’ın NATO üyesi Danimarka’yı “ya güzellikle verirsiniz ya da…” diyerek açıkça tehdit etmesine NATO’dan tek ses çıkmadı, çıkmayacak, çıkamaz! Bu NATO mu Türkiye’nin savunma kalkanı? İncirlik Kürecik kapatılsın! NATO’dan çık! NATO’yu yık!
Amerikan haydutları ve Batılı hempaları madenlerimize çöktü, işçilerimizi sömürdü ama doymayacaklar. Memleketin gençlerini kendi savaşlarında asker yapmak istiyorlar. İşçiler emekçiler! Amerikan emperyalizminin suçlarına karşı susanlar, İsrail Siyonizminin katliamlarına karşı kılını kıpırdatmayanlar size tekrar Osmanlı’yı kuracağız, yine büyük olacağız diye geliyor… Onları iyi tanıyın. Onların Cihan harbinde padişaha cihat ilan ettiren Almanlardan, halifeye milli mücadele için katli vaciptir fetvası çıkartan İngilizlerden farkı yoktur… Onlar halkların kanını emperyalistlere peşkeş çekenlerdir. Onların gözünde Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, İranlı’nın kanının akmasının hiçbir önemi yoktur, tek istedikleri petrolün akmasıdır! Emperyalizme karşı Osmanlı’nın hayali safları dağıtır! Hürriyet mücadelesi safları sıklaştırır!
Şimdi S-400’leri bırakıp F-35’lere geri dönmek için Trump’ın kapısında bekleyenler bu halka yeni bir zilleti yaşatmaktadırlar. Amerikan haydutları Venezuela’nın petrolüne çökerken Irak’ta Suriye’de petrol için ABD’ye el açanlar Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, İranlısıyla halkların başına çorap örmektedirler. İzzet sahibi hiçbir halk emperyalistlerin ve Siyonistlerin paylaşım masasından arta kalan kırıntıların peşine düşmez, bunun için kardeş halkların arkasından iş çevirmez! Asla kardeş kanı dökmez! Dökmemeli! Tek yol var o da emperyalizme karşı işçilerin birliği halkların kardeşliği!
Podcast reviews
Read Gerçek gazetesi podcast reviews
Podcast sponsorship advertising
Start advertising on Gerçek gazetesi relevant audience podcasts
You may also like to advertise on these Podcasts

4.4371061566
The Megyn Kelly Show
SiriusXM

4.888901269
Fearless with Jason Whitlock
Blaze Podcast Network

4.8118931000
Mind Pump: Raw Fitness Truth
Sal Di Stefano, Adam Schafer, Justin Andrews, Doug Egge

4.8102131585
Tara Brach
Tara Brach

4.541561215
Something You Should Know
Mike Carruthers | OmniCast Media

4.513841343
Strictly Anonymous Confessions
Kathy Kay

4.8292781897
Fantasy Footballers - Fantasy Football Podcast
Fantasy Football

4.62382612
Football Weekly
The Guardian

4.45387666
Two Judgey Girls
Two Judgey Girls

3.8258501152
The Viall Files
Nick Viall
