1550575964
Geleceğe Dönüş

Advertise on podcast: Geleceğe Dönüş

Categories
Country
United States
This podcast has
25 episodes
Language
Turkish
Explicit
No
Date created
2021/01/25
Latest episode
2022/01/28
Average duration
54 min.
Release period
25 days

Description

Sosyalizm kapitalizmin alternatifi olmaktan çıktı mı? Alınteri gazetesi olarak Sosyalizm ve Geriye Dönüşler konusunu değişik yönlerden ele alacağımız bir podcast dizisine başlıyoruz. Dizimiz her birinde 45 dakikayı aşmamaya çalışacağımız 30 bölümden oluşacak. Bunu sınıfsız komünist topluma ulaşma tarihsel amacını benimsemiş, farklı geleneklerden ML’lerle konuşacağız. Bu yoldaşlarımın her biri aynı zamanda farklı devrimci kuşaklara mensup. İlk programımız 6 Şubat Cumartesi günü yayına girecek. Ondan sonra her Cumartesi yeni bir programla karşınızda olacağız.

Unlock Geleceğe Dönüş podcast Email contact info,
Listeners & Audience details

Email contact information

Direct podcast contact details

Listeners

Audience numbers & engagement insights

Audience details

Podcast Insights

Podcast episodes

Check latest episodes from Geleceğe Dönüş podcast


Eşit-Erişilebilir-Engelsiz Hayat- II
2022/01/28
Geleceğe Dönüş podcast dizisi kapsamında engellilerin sorunlarına dair yeni bir programla karşınızdayız. H. Selim Açan, Kasım ayı sonunda yayınladığımız ilk programda olduğu gibi bu programda da EEEH Dergisi editörü Burak Sarı ile konuşuyor. Geçen programa ilişkin kısa bir hatırlatmanın ardından ilk olarak “normallik algısı- sağlamcılık yaklaşımı” üzerinde duruluyor. “Normal” kavramı daha doğrusu ölçütünün kapitalizmin işgücü ihtiyacıyla bağlantısına dikkat çeken H. Selim Açan, kapitalizme gelene kadar “normal”in bir marangozluk deyimi, daha doğrusu marangozların kullandığı bir ölçü aletinin adı olduğunu hatırlatıyor. Bu girişin ardından Burak Sarı sözlerine konuyu güncel hayatla bağlantısı içinde ele almak istediğini belirterek başlıyor. Engellilerin yaşadıkları sorunlar ve ayrımcılığa dair çok çarpıcı örnekler eşliğinde doğada böyle bir ayrımın olmadığına dikkat çekerek konunun kapitalizmle olan bağlantısını açımlıyor. Bu yönüyle sadece yeti farklılığı yaşayanlar değil bütün toplumun kapitalizmde değişik biçimlerde sürekli ayrımcılığa uğradığını dile getiriyor. “Normal-özürlü” ayrımının temeli ve toplumsal yaşamda nasıl yansıdığını anlatırken kapitalizmin –tabii ki onların emeklerini de sömürmek amacıyla- yeti farklılığı olan bireyleri değişik biçimlerde üretim sürecine çekmekle bir yönüyle de olumlu bir rol oynadığını belirtiyor. Yalnız patronların bunu bile nasıl sömürü konusu haline getirdiklerine dair çok çarpıcı örnekler veriyor. Programın bu bölümünde Burak Sarı çok önemli bir noktaya daha parmak basıyor: Engellilerin yaşamlarını kolaylaştıracak koşulların yaratılmasını “yardım” anlayışıyla ele almanın yanlışlığı ve tehlikesi. Bunun nasıl sömürüldüğü ve sömürülmeye de açık olduğu. Bunu onur kırıcı yaklaşım olarak mahkum eden Burak Sarı, “Engellilerin sorunlarının çözümü yardım-sadaka-acıma konusu olarak değil en başta devletin yerine getirmesi gereken toplumsal bir sorumluluk ve dayanışma konusu olarak görülmeli” görüşünü dile getiriyor. Buna bağlı olarak engellilerin günlük yaşamına ilişkin olarak “ihtiyaç hiyerarşisi” yaratmanın yanlışlığını ve doğurduğu ayrımcı sonuçları vurguluyor. “Yardım-sadaka”anlayışının çarpıklığına ilişkin olarak Burak Sarı çok çarpıcı örnekler verdi. İlk olarak “sakatların araba ihtiyacını karşılama” gerekçesiyle yürütülen “mavi kapak toplama” kampanyasını örnek verdi. Bu tür kampanyaların sokaktaki insan için bilinçsiz ama iyi niyetli bir yardım çabası anlamına geldiğini teslim etmekle birlikte sakatların ihtiyaçlarının “yardım-iane-sadaka” konusu haline getirilerek istismar edilmesinin yanlışlığını vurguladı. Üstelik aynı konuda yani yeti farklılığı olan bireylerin günlük yaşamlarındaki ihtiyaçlarına erişilebilirliklerini kolaylaştıracak bazı kampanyaların aynı ilgi ve sahiplenmeyi görmemesinden yakındı. Körlerin tweeter mesajlarında kullanılan görseli zihinlerinde canlandırabilmeleri kolaylaştıracak “Görseli açıkla” kampanyasını da buna örnek verdi. Programın ikinci konusunu bir kavram tartışması oluşturdu. Bu bölümde konuşmacılar yeti farklılığı olan insanları tanımlarken “özürlü, engelli ya da sakat” kavramlarından hangisini kullanmanın daha doğru olduğu üzerinde durdular. Son konu olaraksa toplumda yerleşik anlayış ve algılar nedeniyle ötekileştirenlerin birbirleriyle ilişkileri ele alındı. Bu bağlamda Engelsiz Erişim Derneği ve Engelli Kadın Derneği’nin Lambda İstanbul Derneği’yle düzenledikleri “Normal Ne Ayol...” etkinliği üzerine konuşuldu. Programın kapanışından önce Burak Sarı, bütün dinleyenlere “Körler Burada- G
Engelsiz Eşit Bir Yaşam
2021/11/27
Bu podcastte H. Selim Açan, engellilerin sorunları ve çözüm yolları konusunda Eşit- Erişilebilir- Engelsiz Hayat Dergisi editörü Burak Sarı ile konuşuyor. Programın açılışında engelliler konusunun çok kapsamlı ve çok katmanlı bir konu olduğuna dikkat çeken Açan, bu yüzden bu programın bir başlangıç adımı olarak görülmesi gerektiğini vurguluyor. Bu girişin arkasının önümüzdeki haftalarda farklı yönleriyle getirileceğini belirtiyor. Açan’ın hem açış konuşmasında hem de sohbetin ilerleyen bölümlerinde üzerinde durduğu noktalardan biri de her türlü eşitsizliği ortadan kaldırmanın mücadelesini veren sosyalistler ve devrimcilerin de engellilerin sorunları ve çözüm yolları konusunda bugüne kadar sergiledikleri kayıtsızlık. Bu durumu “utanç verici” olarak niteleyen Açan, somut pratik adımlarla birleşik samimi bir özeleştirel yaklaşımın aciliyetini vurguluyor. Sunumun ardından Burak Sarı’dan ilk olarak engellilerin kapitalist toplumlarda yaşadıkları sorun ve sıkıntıların genel bir tablosunu çizmesini istiyor. Burak Sarı bunları sistemden ve toplumun önyargılarından kaynaklanan sorunlar olarak iki ana kategoride ele almak gerektiğine dikkat çekiyor. Fakat bunların aslında birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu da vurguluyor. Sarı meselenin özünü kısaca “Her şeye eşit olarak erişebilme hakkımızın elimizden alınması” şeklinde özetliyor. Engellilere “eksik ,“özürlü” hatta “tedavi edilmesi gereken hasta” gözüyle bakıldığını ama arada sadece bir yeti farklılığının olduğunu dile getiriyor. Bu bağlamda eksikliğin engellilerde değil toplumun algısında ve erişim olanağını sınırlayıp ortadan kaldıran koşullarda olduğuna dikkat çekiyor. Bu noktada söze giren H. Selim Açan, konunun daha net anlaşılması açısından “yeti farklılığı”nın ne anlama geldiğini soruyor. Kavramın öz olarak “bir şeyi farklı biçimlerde yapabilme farkı” anlamına geldiğini dile getiren Burak Sarı, “Herkes her şeyi yapabilir yalnız bunu farklı biçimlerde yapar, yeter ki bunun koşulları olsun-yaratılsın” dedikten sonra daha anlaşılır olması için görmeyenlerin bilgisayar kullanımı örneğini veriyor. Görmeyenlerin de görenler gibi bilgisayar kullandıklarını, sadece görenler ekrana bakarlarken görmeyenlerin bunu okuyucu kullanarak yaptıklarını, aradaki farkın bundan ibaret olduğunu anlatıyor. Bu bağlam içinde H. Selim Açan engelliliği, “kapitalizmin ihtiyaçlarını esas alarak idealize edilip ‘normal’ ölçütü haline getirilen beden ve yeti algısının dışında olma hali” olarak tanımlıyor. Cinsiyet ve ırk farklılığı gibi engelliliği de insanlığı ve toplumları zenginleştiren  bir çeşitlilik olarak görmemiz gerektiğini vurguluyor. Sohbet daha sonra konunun özünü oluşturan bir noktaya kayıyor: Engellilere tarih boyunca farklı gözle bakılmasının, onları “eksik, kusurlu hatta tedaviye muhtaç” olarak gören önyargılar ve ayrımcılığın temelini oluşturan “tıbbi model” ve “sağlamcılık (ableism) kavramıyla 1968 sonrası güç kazanan “sosyal model” yaklaşımı üzerinde duruluyor. Burak Sarı bu noktada köleci toplumdan başlayıp Nazilere ve 1960’ların gelişkin kapitalist toplumlarına kadar gelen ufuk açıcı bir tarihsel özet sunuyor. Sistemler değişse bile engellilere yaklaşımdaki ötekileştirici, ayrımcı tutumlar, dahası toplama kamplarına doldurmaktan zorla tedaviye kadar uzanan yöntem benzerliklerini sergiliyor. H. Selim Açan ise bu bahiste, engellilere yönelik ayrımcılık ve önyargıların çıkış noktasını oluşturan “sağlamcılık” yaklaşımı ile kapitalizm arasındaki bağlantı üzerinde duruyor. Sohbetin son bölümünde ise sosyalistlerin ve devrimcilerin dahi konuya kayıtsızlıklarıyla engelli hareketinin zayıflığı üz
"Sınıf mücadelesi yoksa çevrecilik bahçeciliktir"
2021/11/16
Geçtiğimiz günlerde Glasgow'da yapılan İklim Konferansı'na ilişkin olarak Alınteri editörlerinden Oya Açan, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Ekoloji Meclisi ve Polen Ekoloji Kolektifi üyesi Marksist Cemil Aksu'yla konuştu. Bu konferans sürecinde öne çıkan iki fotoğraf oldu: Birincisi burjuva devletlerin ve emperyalist tekellerin ikiyüzlüklerinin altının çizilmesi ve ikincisi bunun çok daha geniş kesimler tarafından görünür hale gelmesi, küresel çapta radikal tepkilere yol açması. Kendimizi burjuvazi cephesinden daha çok göz boyamak amacıyla atılan bu tür adımlara reaksiyonla sınırlamak, doğanın uğradığı yıkım ve iklim krizinin bütün boyutlarıyla kavranmasından çok bir yönün öne çıkmasına yol açıyor. Örneğin Glasgow Konferansı ve arkasından yaşanan tartışmada, bütün sorun sadece sera gazı salımının sınırlandırılması, sıcaklık artışının 1,5 santigratta tutulmasından ibaretmiş gibi bir algı oluştu. Bu tek yanlılaşma bir bakıma konunun bir açıdan daha net görülmesine hizmet ederken öte yandan sistemin yol açtığı yıkımın bütün yönleriyle görülmesini ve durumun vehametini perdeleyici bir rol oynayabiliyor. Sohbet sırasında Cemil Aksu bu konuda çok kapsamlı değerlendirmelerde bulundu. Konferans sırasında dünya çapında ve Türkiye'de sergilenen ve sistem olarak kapitalizmi hedefe çakan tepkileri özetledi. Liberal yaklaşımlarla radikal tutumları örnekledi. Konu çok boyutlu, katmanlı ve yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olduğu için mücadele yöntemleri ve araçları üzerine sohbet bir sonrakine buluşmaya bırakıldı. --- Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message
21. Program: İnsan ve Doğa
2021/06/25
Sanayi atıklarının arıtılmadan boca edildiği Marmara Denizi'nin ölümünü haber veren deniz salyası (müsilaj) felaketiyle bu kez Rize-İkizdere'nin o olağanüstü doğasının AKP döneminde ihya edilen “5'li çete” üyelerinden Cengiz İnşaat'a peşkeş çekilmesinin güncelliğinden hareketle zaten dizi programımızda yer alan konunun konuşulmasını öne çektik. Programın konuğu, HalklarınDemokratik Kongresi (HDK) Ekoloji Meclisi ve Polen Ekoloji Kolektifi üyesi Marksist Cemil Aksu'ydu. Sohbetin açılışında H. Selim Açan, konuğundan, kapitalizmin sistem olarak doğaya ve ekolojik dengeye verdiği zararların genel bir tablosunu çizmesini istedi. Cemil Aksu konuşmasına ekolojik krizin aynı zamanda bir toplumsal kriz olduğunun ve bu yaklaşımla ele alınması gerektiğinin altını çizerek başladı. Son yıllarda yaşadıklarımız ve konuya giriş bab'ında verilen örneklerin de söz konusu gerçeğin ifadesi olduğuna işaret etti. Özellikle neoliberalizmin bu tahribattaki ivmelendirici rolüne vurgu yaptı. Neoliberal tarım politikalarının tarımı şirketleştirmekle kalmayıp kırsal yaşam alanlarını da ortadan kaldırdığını, kırlardaki doğal kaynakların, yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin şehirlere yığılan nüfusun tüketimine sunulmak üzere dizginsizce yağmalandığını belirtti. Kapitalizmin tarihi boyunca yapılan bütün hamleler gibi neoliberalizmin de kâr oranlarını yükseltmek amacıyla emeğe ve doğaya saldırdığını dile getirdi. Buna karşı dünyanın birçok yöresinde, en başta da Latin Amerika'da yerli halkların ve köylülerin yaşam alanlarını savunmanın yanında suyun metalaşmasına karşı direnişe geçtiklerini vurguladı. Kapitalizmin doğayı da metalaştırmasının sonucu olarak çok ciddi boyutlar kazanmış bir iklim kriziyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğinin altını çizdi. “İklim önceleri bir sonuçken artık neden haline gelmiş durumda” dedikten sonra son yıllarda giderek daha sık karşılaştığımız orman yangınlarını, kasırgaları, aşırı sıcaklık ve kuraklığı, sel ve taşkınları, depremleri, volkan patlamalarını hatırlattı. Cemil Aksu bu bölümde sözlerini bağlarken dünyanın ikliminin son 200 yılda istikrarlı biçimde ısınmasıyla kapitalizm arasındaki bağlantıya parmak bastı. Bu ısınmanın 1970 sonrası hızlandığına, bunun da neoliberal birikim modeliyle bağlantısını sergiledi. Bu yıkımın başlıca sonuçlarını özetledi. Bu noktada söze giren H. Selim Açan, Cemil Aksu'nun bir yoldaşıyla birlikte hazırladıkları bir sunumda yer verdikleri Dünya Ekonomik Forumu adına hazırlanan bir rapordan bazı bölümleri aktardı. O bölümlerde burjuvazinin sözcülerinin dahi nasıl vahim bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu itiraf etmek zorunda kaldıklarına dikkat çekti. Sohbetin ikinci başlığını sosyalizmde doğa-insan ilişkisi oluşturdu. Bunun hangi ilkesel yaklaşımlar temelinde nasıl kurulması gerektiğine geçmeden önce Marksist çevrelerin çevre sorunlarına yaklaşımı gündeme geldi. (...) (*) Sosyalizm ve geriye dönüşler konusunda 6 Şubat 2021 tarihinde başladığımız ve bugüne kadar 21 bölümü yayınlanan podcast dizimize yaz aylarında ilginin düşeceğine dikkate alarak Eylül ortasına kadar ara veriyoruz. Eylül'de buluşmak üzere... --- Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message
20. Program: Ekonomide geriye dönüş adımları
2021/06/18
19. programın devamı olan bu programın konuğu yine Marksist sosyolog doktor Emrah Doğan Zıraman'dı. H. Selim Açan, sohbeti açarken geriye dönüş süreçleri ele alınırken partideki ve proletarya diktatörlüğü sistemindeki yozlaşma başta olmak üzere konunun daha çok ideolojik ve siyasal yönleri üzerinde durulduğuna dikkat çekti. Bir sömürü düzeninin yerini başka bir sömürü düzeninin aldığı tarihteki diğer toplumsal dönüşüm süreçlerinden farklı olarak sosyalizmin yukardan aşağıya inşa edilen bir düzen oluşu dikkate alınacak olursa bunun hem teoriye hem de tarihsel gerçekliğe uygun bir yaklaşım olduğunu belirtti. Fakat bu arada ekonomik yaşamda kapitalizme özgü olgu ve mekanizmaların değişik biçimlerde adım adım geri getirilip etkinlik alanlarının genişlemesinin gözardı edilmemesi gerektiğine işaret etti. Bu boyutun en fazla maddi teşvik sistemine indirgenmesinin yetersizliğini vurguladı. Değer yasasının etkinlik alanının daraltılacağı yerde genişletilmesiyle sınıfsal farklılaşma süreçlerinin önünü açan ücret eşitsizliklerini derinleştirecek uygulamaların kalıcılaşması başta olmak üzere bu alandaki kapitalist yaklaşım ve uygulamaların geriye dönüş süreçlerinde partide ve proletarya diktatörlüğü sistemindeki bozulma kadar etkili olduğunun altını çizdi. Bu bağlamda, kapitalist kâr anlayışını esas alan 1949'daki Voznosenski reformlarıyla 1960 sonrasının Lieberman reformları arasındaki özsel ortaklığa ve özellikle ikincisinin yaşama geçirilişiyle diğer alanlarda da kapitalizme geri dönüş sürecinin hız kazanmasına işaret etti. Emrah Doğan Zıraman ise sosyalizmin tarihine dair olgu ve süreçleri ele alırken Marksizmin tarih anlayışını akılda tutarak yaklaşmanın önemine dikkat çekerek başladı konuşmasına. Bunun da konunun nesnel yönleriyle öznel yönlerini birbirlerinden koparmadan ele almayı gerektirdiğini hatırlattı. Buradan Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin tasfiyesi sürecinde meta ekonomisinin ortadan kaldırılması yönündeki adımlarla ilerleyen yıllarda onların da içini boşaltacak yönelim ve uygulamalara geçti. Proletarya iktidarının üretim araçlarına el koyarak devletleştirmesiyle planlı ekonomiye geçişin sosyalizmin inşası yolunda atılan ilk büyük devrimsel adımlar olduğunun altını çizdi. “Fakat bunların tek başına yeterli olmadığını da tarih bize gösterdi” diye ekledi. Bu noktada gözümüzü dikmemiz gereken nokta meta dolaşımının nasıl sürdürüldüğüdür” dedi. Zıraman, konuşmasının devamında, merkezi planlama düşüncesi ve uygulamasından adım adım vazgeçilmesini meta ekonomisinin yeniden etkin hale gelmesi sürecinde “ilk büyük kırılma noktası” olarak tanımladı. Değişik biçim ve gerekçelerle ücret eşitsizliklerini hortlatan uygulamaların ikinci vahim adım olduğunu belirtti. Partideki görüş ayrılıkları ve tartışmaların da son tahlilde bunlarla da bağlantılı olarak özünde hangi ekonomik sistem yolunda ilerleneceği tartışması olduğuna dikkat çekti. Emrah Doğan Zıraman ilk bölümdeki konuşmasını, “Bir yerde meta varsa orada hâlâ kapital ilişkisi var demektir. Sistem bütünüyle kapitalist olmayabilir ama meta ilişkisi kapitalizme özgü bir ilişkinin varlığı-yaşadığı anlamına gelir” tezini açımlayarak sürdürdü. İkinci bölüme geçişin başında H. Selim Açan, bir ürünün hangi koşullarda meta özelliği kazandığına dair kısa bir hatırlatmada bulundu. Bu hatırlatma ışığında maddi teşvik sisteminin sosyalizmin doğasına ve amaçlarına aykırılığı üzerinde durdu. Nesnel koşulların dayatmasıyla geçici bir dönem için başvurmak zorunda kalınabilecek bu ve benzeri geri adımların teorileştirilip kalıcı hale getirilmesinin geriye dönüş süreçlerindeki olumsuz rolüne dikkat çekti. (...)
Geleceğe Dönüş 19. podcast: Sosyalizmde meta ve para
2021/06/11
Program konuğu Marksist sosyolog doktor Emrah Doğan Zıraman'dı. H. Selim Açan sohbeti açarken, var olduğu sürece kapitalizmi üreten bir olgu ve mekanizma olarak meta ve meta dolaşımının kapitalizme geri dönüş süreçlerinde oynadığı hayati rolün genellikle gözden kaçırıldığına dikkat çekti. Fakat içinden çıktığı kapitalist toplumun lekelerinden iradi kararlarla, kararname ve yasaklarla bir çırpıda kurtulamayacak olan sosyalizmin aynı zamanda bir geçiş dönemi olduğunu hatırlatarak bu bataklığın kurutulmasının ister istemez zaman alacağını hatırlattı. Bu alt çizmelerinden altından konuğuna öncelikle meta dolaşımına bir son vermenin tayin edici adımlarının neler olduğunu sordu. Bu bağlamda ütopik sosyalistlerin özellikle de Robert Owen’ın bu yöndeki pratik girişim ve projeleri komünistler açısından günümüzde de bir esin kaynağı olabilir mi diyerek sorusunu tamamladı. Emrah Doğan Zıraman, sorunun cevabına giriş olarak önce teoriye- düşüncelere dönmemiz gerektiğini belirterek sözlerine başladı. Bunun ilk olarak sorunun kaynağını görebilmemiz için gerekli olduğunu belirtti. Bu noktada günümüzün genç sosyalistlerinin “Marx ve Engels sosyalist ve komünist toplumlara dair neden ayrıntılı bir yol haritası ortaya koymadılar” sorusunu çok sık sorduklarını belirterek bunun gerisinde bilimsel çözümlemeyle ütopizm arasındaki farklılığın yattığına dikkat çekti. Marx ve Engels’in bilimsel tutum ve yöntemlerine dair hatırlatmaların ardından meta dolaşımını ortadan kaldırabilmek için meta dolaşımını var eden ilişkilerin ortadan kaldırılması gerektiğini vurguladı. Hegel’e atıfla amaçlara ulaşmanın eldeki araçlarla olanaklı olduğunu hatırlatarak meta dolaşımını ortadan kaldırmanın ilk adımı olarak siyasal iktidarın ele geçirilmesiyle eldeki iktidar aracını kullanarak üretim araçlarını toplumsallaştırmanın zorunluluğunun altını çizdi. Ardından metanın, kullanım değerinin değişim değerine dönüşmesiyle ortaya çıktığını hatırlatarak bolluk üretecek bir mekanizmanın ortaya çıkmasının gereği üzerinde durdu. Yanı sıra emeğin değerinden söz etmenin meta olgusunu kabullenmek anlamına geldiğini belirtti. Bu noktada H. Selim Açan, “Emek en yüce değerdir” sloganını kullanan sosyalistlerin de düştükleri yaygın bir yanlışa dikkat çekerek “emekle değer kavramını yan yana getirdiğiniz anda siz aslında meta üretimini savunuyorsunuz demektir” uyarısında bulunarak söze girdi. “Emek dahil bir ilişkiye değer kavramını soktuğun anda o ilişki meta özelliği kazanır, kapitalist bir ilişki haline gelir” dedi. (...) --- Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message
H. Selim Açan, 'Enternasyonalizm' konusunu Hasan Demir'le konuştu
2021/06/04
Sosyalizm ve geriye dönüşler konusundaki podcast dizimizin 18. programının konusu Enternasyonalizm, program konuğu ise Hasan Demir’di. H. Selim Açan’la konuğu arasındaki sohbet, “Enternasyonalizm nedir? Enternasyonalizm denildiği zaman ne anlamalıyız?” sorusuyla açıldı. Hasan Demir sözlerine, “birleşik insanlık düşüncesi” olarak tanımladığı enternasyonalizm fikri ve yöneliminin insanlık tarihi boyunca tüm evrensel kurtuluş fikirlerinin temel unsurlarından biri olageldiğine işaret ederek başladı. Semavi dinleri örnek verdi. Proletarya enternasyonalizminin ise özgürlük, toplumsal eşitlik ve dayanışma fikri yani komünle birlikte komünizm hedefinin üç temel bileşeninden biri olduğunun altını çizdi. Enternasyonalizmi, işçi sınıfını ve emekçileri, kapitalizmin yarattığı ya da derinleştirdiği bütün bölünme ve ayrılıkların üstüne çıkararak ortak sınıf çıkarlarını esas alan bir insanlık ülküsü etrafında birleştirme yönelimi olarak tanımladı. Emperyalizm çağında proletaryanın sömürge ve yarı sömürge halklarını da kapsamına aldığına dikkat çekti. H. Selim Açan ise proletarya enternasyonalizminin özünü yansıtan Komünist Manifesto’nun ünlü final cümlesini, “Bütün ülkelerin işçiler, birleşin!” çağrısını hatırlatarak başladı konuşmasına. Bu sloganın, işgücünü satmaktan başka geçim aracına sahip olmayan proletaryanın, bütün mülksüzlerin, baldırı çıplakların dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar çıkarlarının ve geleceklerinin ortaklığını dile getiren bir birlik ve mücadele çağrısı olduğunu vurguladı. Bu hatırlatmanın devamı olarak proletarya hareketinin tarihindeki üç enternasyonal örgütlenmesinin nasıl bir rol oynadıkları sorusunu gündeme getirdi. (...) --- Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message
Geleceğe Dönüş 17. program: Sosyalizmde öncülük
2021/05/28
Program konuğu Mürüvet Küçük’tü. H. Selim Açan konuyu açarken, geçmiş sosyalizm deneyimlerinin ele alınışı sırasında karşımıza çıkan iki ana yaklaşım tarzına işaret etti. Bunlardan birincisini, o süreçlerde kaydedilen olağanüstü başarılara dahi gözlerini kapatan ya da onları en fazla dil ucuyla anan, buna karşın bütün o süreçleri yapılan hatalar ve olumsuzluklar üzerinden okuyan “eleştirellik” olarak tanımladı. Bunun karşı kutbu olarak görünen ikinci ana eğilimi ise bu kez o süreçlerde yapılan akıl almaz hatalara, vahim politika ve uygulamalara dahi bir biçimde meşruiyet kılıfı geçirmeye çalışan fanatik bir geçmiş savunuculuğunun oluşturduğunu söyledi. Bunların her ikisinin de geçmişi kişiler üzerinden ele alıp kişiler üzerinden daha somut ifadeyle Stalin-Troçki kıyaslaması zemininde tartıştıklarına işaret etti. Geçmişi bu zemine düşmeden nasıl ele almamız gerektiğini sordu ilk olarak konuğuna. Mürüvet Küçük, tarihi kişiler üzerinden okuyan bu idealist yaklaşımların her ikisinin de devrim ve sosyalizmin geleceği diye bir kaygısı ve amacı olan bugünkü kuşaklar açısından fazla bir anlam ifade etmediğini vurgulayarak başladı konuşmasına. Bunlardan ilkinin umutsuzluğu derinleştirdiğini, fanatik geçmiş savunuculuğunun ise geçmişin hatalarından hiçbir ders almamış olmasının yanında o deneyimlerin iflasla sonuçlanmasının kitlelerde yarattığı güvensizliği ve kafalardaki soru işaretlerini gidermeye en ufak bir katkısının olamayacağını belirtti. Tarihin elbette özellikle de öncü bir rol oynayan bireylerin rolünden kopuk olmadığını ama onların rollerini o dönemin somut tarihsel koşulları ve sınıfsal dengelerinden, sınıfın ve kitlelerin bilinç ve örgütlülük düzeyinden, ihtiyaç ve beklentilerinden kopuk değerlendirilemeyeceğini anlattı. Bu bağlamda eğer geçmiş deneyimlerde öncülerle sınıf ve kitleler arasında daha kolektif bir ilişki sistematiği kurulmuş olsaydı tarihin akışı da kuşkusuz daha farklı olurdu görüşünü dile getirerek bağladı sözlerini. H. Selim Açan bu noktada, “Eğer kişilere nesnel etkenlerin dahi üzerine çıkan tanrısal bir güç atfetmiyorsak o zaman onların eylemlerini gerçekleştikleri tarihsel koşullarla bağlantısı içinde ele almanın zorunluluğunu” hatırlattı. Kişilerin oynadıkları rolün ancak bu bağlamda hak ettiği yere oturtulabileceğini vurguladı. Devamında 1930’lu yıllardaki parti içi mücadeleler ve uygulanan yöntemler sorununu tartışırken tarafların hepsinin gerçekte aynı parti ve öncülük anlayışına sahip olup aynı iktidar hırsıyla hareket ettiklerine dikkat çekerek bu ortaklığın nereden kaynaklandığı sorusunu gündem getirdi. Mürüvet Küçük öncelikle sosyalizmi nasıl tasavvur ettiğimizin, onu nereden bakarak kurduğumuzun belirleyici rolüne parmak bastı. Komünizm amacını merkeze koyup koymamanın bu işin nirengi noktasını oluşturduğunun altını çizdi. Öncü-kitle ilişkisinin de bu temelde kurulmasının şart olduğunu belirterek sınıfın ve emekçi kitlelerin bir avuç parti kadrosunun belirlediği politikalar ve aldıkları kararların “uygulayıcıları” konumuna düşürüldükleri bir sosyalist inşanın olamayacağı üzerinde durdu. Partinin sadece kitlelerle değil kendi içinde de yönetim kademeleriyle kadrolar arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunun tayin edici olduğunu vurguladı. Kolektif aklın harekete geçirilip karar süreçlerine katılım yolları açık tutulmadığı sürece yozlaşmanın kaçınılmazlığına işaret etti. (...) --- Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message
H. Selim Açan, sosyalizmde 1930'lu yılları Candan Badem'le konuşuyor
2021/05/21
1936 Anayasası’nın hazırlık sürecinde Stalin yoldaşın partiyi ve rejimi demokratikleştirme yönündeki girişimleriyle bunun tam tersi yönde bir pratik olarak 1936-1938 yargılamaları ve infazlar. İç içe gelişen bu iki süreç, 1930’lu yıllara damgasını vuran dört ana gelişmeden ikisini oluşturur -diğerleri ise sosyalizmi inşa konusunda atılan etkileyici adımlarla tarımda kolektifleştirme hareketi sırasında sergilenen aşırılıklardır. Fakat bunlardan partiyi ve rejimi demokratikleştirme girişimi sadece diğerlerinin gölgesinde kalmaz, içyüzü ve gelişme seyri de yeterince bilinmez. Diğerleri konusunda olduğu gibi bu konuda da özellikle Troçkist tarih yazımının yarattığı bilgi kirliliği çok etkindir. Öyle ki fanatik Stalin savunucuları bile bu konuya hakim değildir. Dizimizin 16. programında bu gerçekten hareket ettik. Konuğumuz Rus ve Sovyet tarihi konusunda uzman bir akademisyen olan tarihçi Doçent Doktor Candan Badem’di. Yazarımız H. Selim Açan programın açılışında, dünya burjuvazisinin anti komünist propagandasıyla çoğu konuda onun mızrak ucu misyonunu oynayan Troçkist tarih anlatımının 1930’lu yıllara ilişkin zihinlerde yarattığı kirlenme yanında “Bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmanın” yaygınlığına da dikkat çekerek Candan Badem’e bir tarihçi olarak o dönemi nasıl değerlendirdiğini sordu. Kendisinin Marksist bir tarihçi olduğunu vurgulayan Candan hoca, ciddi hatalar ve yetersizlikleri olmakla birlikte o yıllarda sosyalizmin kurulduğu görüşünde olduğunu dile getirdi. Stalin’in “Ülkemizde sosyalizm temel olarak kurulmuştur” sözüne atıfta bulunarak, “temel olarak kurulmuştur sözünün kendisi zaten tam, eksiksiz, kesin bir sonucu ifade etmez. Ana hatlarıyla gerçekleşmiş bu anlamda eksikleri ve yetersizliklerinin de olduğunu kabul eden bir durumu anlatır” dedi. Bu alt çizmenin ardından sözü 1936 Anayasası’nın hazırlık süreciyle 1936-1938 yargılamalarına getirdi. Bu iki sürecin hangi gelişmeler üzerine nasıl iç içe geçtiğini sergilediği örgün konuşması sırasında önce Stalin yoldaşın Anayasa hazırlık sürecindeki önerilerini anlattı. Onun özellikle de Sovyet seçimlerini sadece parti adaylarının değil Sovyetler, sendikalar, kolhozlar ve farklı meslek örgütleri tarafından gösterilecek adayların birbirleriyle yarışacakları eşit, genel ve gizli oya dayalı bir seçim sistemi getirmek istediğini ama bunun Merkez Komite’de de çoğunluğu oluşturan yerel parti örgütleri yöneticileri tarafından hangi korku ve hesaplarla uygulamada nasıl çarpıtılıp engellendiğini genişçe özetledi. Bürokratlaşmış bu parti yöneticilerinin 1917 sonrasında devrimi koruma ve sosyalizmi inşa süreçlerinde kitlelere sevimsiz gelen ya da onların haklı tepkilerine neden olan uygulamalarından dolayı koltuklarını kaybetme korkusuyla hareket ettiklerini vurguladı. Anayasa’nın yazım sürecinde Stalin’e açıkça karşı çıkmadıklarını ama seçimler sırasında da bildiklerini okuduklarını anlattı. Tam da o kesitte arkasında parti içi muhalefetin olduğu kimi komploların peşpeşe açığa çıkmasının yanı sıra, başında Yegoda’nın bulunduğu İçişleri Bakanlığı’ndan gelen abartılı raporların bu bürokratlar tarafından nasıl koz olarak kullanıldığına ve Stalin yoldaşı da etkisi altına alan nasıl bir güvenlik paranoyası yarattığına dikkat çekti. Türkiye tarihindeki İstiklal Mahkemeleri’ne benzer özel mahkemelerin bu paranoya ortamında kurulduğunu belirtti. 1937-1938 yıllarındaki ölçüsüz devlet terörü uygulamalarının asıl olarak yerel parti sekreteri, savcı ve polis şefinden oluşan bu mahkemelerin marifeti olduğunu dile getirdi.  (...) --- Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message
H. Selim Açan, 'Marksizmde parti ve öncülük' konusunu Erdoğan Aydın'la konuştu
2021/05/14
Sosyalizm ve geriye dönüşler konusundaki podcast dizimizin 15. programında H. Selim Açan’la konuğu Marksist tarihçi Erdoğan Aydın partinin öncü rolü üzerine konuşmayı geçen programda kaldıkları yerden sürdürdüler. Sohbetin başında konuşmaların uzamasının konuların öneminden kaynaklandığı görüşünde birleşen konuşmacılardan Erdoğan Aydın, devrimci bir gelecek perspektifi inşa edebilmek için doğru soruları sormanın ve cesur bir muhasebenin önemine dikkat çekti. Bu görüşü paylaştığını söyleyerek konuşmasına başlayan H. Selim Açan ise, bu dizinin genel amacını da Marksizmin bilimsel sosyalizm öğretisinin özüne uygun devrimci bir gelecek perspektifinin en azından belirli ipuçlarını yakalamak oluşturduğunu vurguladı. Marksizmde öncülük anlayışı ve partinin rolü konusuna ilişkin bu programın ağırlık noktasını da bunun oluşturması arzusunu dile getirdi. Nitekim bu haftaki sohbetin son bölümünü her iki konuşmacının da gelecekte nasıl bir devrimci öncülük anlayışıyla hareket edilip partinin hem kendi içinde hem de işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle ilişkisinin hangi esaslar temelinde nasıl kurulması gerektiğine dair somut önerileri oluşturdu. O konuya gelmeden önce H. Selim Açan, öncülük misyonunun kapsamı ve gerektirdiği nitelikler bakımından devrim öncesi ile siyasi iktidarın ele geçirilmesinden sonraki sosyalizmi inşa süreci arasındaki farka dikkat çekerek sözlerine başladı. Aygıt olarak partinin ve onu oluşturan kadroların birincisi bu farkı gözden kaçıran bir tutuculukla hareket ettikleri zaman, ikinci olarak da elde edilen başarıların başlarını döndürmesi sonucu “doğruların tekelini ellerinde tuttukları” vehmine kapılmalarının öncü-kitle ilişkisinin kuruluşunda tepeden inmeci, bürokratik bir yozlaşmayı beraberinde getirdiğine işaret etti. Bu bozulmanın her şeyden önce sosyalizmin insanı her bakımdan özgürleşme amacıyla çeliştiğini vurguladı. Kendini kitlelerin üstünde görmeye başlayan bu tarz bir “öncülük” anlayışının akıl satıcılığına soyunmasının, farklı görüşleri bir sapma olarak giderek düşmanca bir faaliyet olarak görmesinin kaçınılmaz sonuçlar olarak karşımıza çıkacağını dile getirdi. Bu bağlamda Sovyetler Birliği örneğinde 1925 sonrası yaşanan ve bütün tarafların kabul edilemez yöntemlere başvurduğu parti içi mücadele sırasında hiçbir kanadın bu açıdan özde birbirinden farklı bir yaklaşım içinde olmadıklarına dikkat çekti. Fakat bunun tabii ki işlenen karşılıklı suçları mazur gösterme gerekçesi olarak kullanılamayacağını özellikle vurguladı. Bu noktada Erdoğan Aydın, o süreçte bütün tarafların “mutlak doğruyu kendilerinin temsil ettiği” vehmiyle hareket ettikleri tespitini paylaşmakla birlikte “yapamamış” olanla “yapmış” olanı aynı kefeye koyamayacağımıza işaret etti. Sohbetin ilerleyen bölümlerinde “Lenin’in vasiyeti” olarak da adlandırılan “son mektup” konusu gündeme geldi. Bu mektubun varlığına inandığını belirten Erdoğan Aydın Lenin’in o mektupta Stalin’e yönelttiği eleştirileri hatırlattı. O mektubun Krupskaya’yla Lenin’in kızkardeşi Mariya Ulyanova’nın bir tezgahı olduğuna dair fanatik bir anti-Stalinist tarihçi olan Stephen Kotkin ve Yuriy Yemelyanov’un son yıllarda yayınladıkları belgelere dayalı incelemeleri hatırlatan H. Selim Açan, velevki doğru saysak bile Lenin’in hasta yatağında kaleme aldığı o “mektup”ta Stalin’i “yoldaşlarla ilişkilerinde kabalıkla” suçlarken Troçki’ye hem o mektupta hem de Parti tarihi boyunca bundan çok daha ağır eleştiriler yönelttiğini hatırlattı. Devamla isterse Lenin olsun komünist bir partide veliaht tayini anlamına gelecek tutum ve yaklaşımların sahiplenilip onaylanamayacağını vurgulad
Geleceğe Dönüş 14. Program: Marksizmde parti ve öncülük
2021/05/07
Programın konuğu Marksist tarihçi Erdoğan Aydın’dı. Erdoğan Aydın ve H. Selim Açan, 1917 Ekim Devrimi sonrası Sovyetler Birliği deneyiminde proletarya partisinin pratiği ve bu deneyimden çıkarılması gereken dersler üzerinde durmaya geçmeden önce Marksizmde parti ve öncülük anlayışının tarihsel evrimine göz atarak konuya girmeyi tercih ettiler. J. Molyneux’un Marksizm ve Parti kitabında, “Lenin’in parti anlayışı konusunda Marx’ı da aşarak Marksizmi ileri noktaya taşıdığı” tezini hatırlatan H. Selim Açan, bunun karşı kutbunda ise Lenin’in tam da bu nedenle gerçekte Marksizmden uzaklaştığını iddia edenlerin bulunduğunu belirttikten sonra Erdoğan Aydın’a bu konuda ne düşündüğünü sorarak sohbeti başlattı. Erdoğan Aydın, sözlerine Molyneux’un tezine özde katıldığını fakat resmi Sovyet yazımının Lenin’in bu konuda Marx’ı takip ettiği iddiasını da doğru görmediğini, aralarında büyük farklılıklar bulunduğunu vurgulayarak başladı. Çünkü dönemlerin farklı olduğunun altını çizdi. Marx ve Engels’in bilimsel sosyalizm öğretisinin temellerini atarlarken proletaryanın ve proletarya hareketinin kapitalizmin gelişimine paralel gelişme özelliklerinden hareketle işçi sınıfının burjuvaziye karşı sendikal mücadele sürecinde “kendisi için bir sınıf” bilincine ulaşacak bir yetenek ve kapasiteye sahip olduğu görüşünü esas aldıkları görüşünü dile getirdi. Onların parti ve öncülük anlayışının da bu ön kabul temelinde şekillendiğini ifade etti. Sınıf bilincinin edinilmesi gibi partiyi de sınıfın doğrudan kendisinin yaratacağı bir örgütlenme olarak gördüklerini belirtti. Lenin’in farkının bu noktada ortaya çıktığına dikkat çekti. Aradaki bu farkın da kapitalizmin gelişme düzeyi ve tarihsel koşullardaki farklılıktan kaynaklandığının altını bir kez daha çizdi. Bu tespitlerin devamı olarak Lenin’in parti ve öncülük anlayışını –ister olumlu isterse olumsuz anlamda yorumlansın- “Marksizmde devrim-devrimde devrim” niteliğinde bir sıçrama olarak tanımladı. Lenin’in devrimci bir sıçramayı temsil ettiği tespitine katıldığını söyleyen H. Selim Açan, bunun temelde onun emperyalizm tahlilinin devrimci karakterinden kaynaklandığını ve sadece parti anlayışıyla da sınırlı olmayıp ona da yol gösteren bir devrim anlayışının ifadesi olduğuna dikkat çekti. Parti ve öncülük anlayışı konusunda Lenin’in farkının da zaten bu devrim ve devrimcilik anlayışının farkından kaynaklandığını vurguladı.  Alman Sosyal Demokrat Partisi örneğinden hareketle sendikal ve parlamenter mücadele alanlarında büyük başarılar elde etmenin yanında sınıfın geniş kitlelerini kucaklayan değişik tipte toplumsal örgütlenmeler ağı yaratmanın hiç de kendiliğinden devrimci bir sınıf bilinci yaratmadığına, tersine partiyi ve sınıfı nasıl içten içe çürütüp düzene bağladığına işaret etti. Leninist parti anlayışına sahip partilerde ilerleyen yıllarda ortaya çıkan bürokratizm ve yozlaşma örnekleri görülürken Alman SPD örneğini de görmek ve bundan da ders almak gerektiğine dikkat çekti.  --- Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message
Geleceğe Dönüş 13. podcast: Partiyi fetişleştirmek
2021/04/30
Sosyalizm ve geriye dönüşler konusundaki podcast dizimizin 13. Programında da partinin rolü konusu ele alındı. Program konuğu Ziya Ulusoy’du. Ziya Ulusoy, konuşmasının başında devrim sürecinde olduğu gbi sosyalizmin inşasında da partinin öncü rolünün zorunluluğu ve önemi üzerinde durdu. Sovyetler Birliği deneyiminde bu önemin kendisini özellikle iç savaş ve faşizme karşı savaş kesitlerinde gösterdiğinin altını çizdi. Fakat parti proletaryanın en yüksek örgütü olsa da örgütlerinden biridir dedi. Buna bağlı olarak Partinin Sovyetler, kadın ve gençlik örgütlenmeleri, sendikalar, diğer kitle örgütleri ve örgütsüz kitlelerin varlığıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini vurguladı. Sovyetler başta olmak üzere bu örgütlerin devrimin ilk yıllarında çok aktif ve canlı olduğunu hatırlattı. Fakat 1920’lerin sonlarından başlayarak bu dinamizmin giderek zayıflayıp biçimselleştiğinin altını çizdi. Bunun sınıfın ve kitlelerin parti ve devlet işleri üzerindeki denetimini zayıflattığı gibi partinin kitlelerden beslenmesini de zayıflattığına işaret etti. Bu noktada teoriden uzaklaşıldığını söyleyerek Partinin devletle iç içe geçtiği ve kendi içindeki canlılığını yitirerek bozulduğu tespitini dile getirdi. Bu konuda H. Selim Açan, Ulusoy’un partiyi kendisiyle sınırlı değil, kendisini çevreleyen değişik tipte örgütler ağıyla birlikte ele almasını çok önemli bulduğunu vurguladı. Buna bağlı olarak Türkiye solunda özellikle “Ortodoks Marksist” geçinen çevreler içinde kendini gösteren “iktidar” tutkusuna, parti, merkeziyetçilik ve diktatörlük fetişizmine, bu temelde şekillenen tek yanlı-çarpıtılmış Lenin ve Stalin algısına dikkat çekti. Proletarya diktatörlüğü döneminde parti-devlet ilişkisinin ve partinin öncü rolünün de bu çarpık anlayış temelinde şekillendiği görüşünde olduğunu belirtti. Ziya Ulusoy, konuşmasının ikinci bölümünde öncü partiyle proletarya ve emekçi kitleler arasındaki canlı iletişimin koparak partinin gücü elinde toplamasında koşulların da rolünün olduğunu hatırlattı. Ama parti ve Sovyet kongrelerinin bile giderek seyrekleşip biçimselleşmesi dışında başarıların yarattığı baş dönmesi, geçici durumların genelleştirilip teorileştirilmesi, maddi teşvikler yoluyla ücret eşitsizliğinin kalıcılaşması, kürtajın yasaklanması, enternasyonal ilişkilerdeki tek yanlılaşma gibi bozulma etkenlerinin ortaya çıkışı üzerinde durdu. Bu arada ortaya çıkan parti içi mücadeledeki sertleşmenin sosyalist demokrasiye, parti içi düşünce hayatına ve kolektivizme verdiği zararların bozucu rolünü vurguladı. Revizyonizmin bu bağlamda bir sonuç olarak ortaya çıktığını dile getirdi. Sohbetin son bölümünde Kültür Devrimi deneyimi üzerinde duruldu. İki konuşmacı da adı Kültür Devrimi olsa bile bunun siyasi bir hareket olduğu, kitlelerin seferberliği gibi görünse de arka planında parti içindeki iktidar savaşımının yattığı, zaten bu yüzden Mao ve Çu En Lay tarafından başlatılıp yine onlar tarafından düğmeye basılarak bitirildiği noktalarında hemfikir oldular. Yine de kitlelerin parti üzerindeki denetim yöntemlerinden biri olarak üzerinde durulup sonuç çıkarılacak bir deneyim olarak görülebileceğini belirttiler. --- Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message

Podcast reviews

Read Geleceğe Dönüş podcast reviews


0 out of 5
0 reviews

Podcast sponsorship advertising

Start advertising on Geleceğe Dönüş relevant audience podcasts


What do you want to promote?