1558630607
Mevlana Takvimi

Advertise on podcast: Mevlana Takvimi

This podcast has
2000 episodes
Language
Turkish
Explicit
No
Date created
2021/03/16
Latest episode
2026/10/22
Average duration
3 min.
Release period
1 days

Description

Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları

Unlock Mevlana Takvimi podcast Email contact info,
Listeners & Audience details

Email contact information

Direct podcast contact details

Listeners

Audience numbers & engagement insights

Audience details

Podcast Insights

Podcast episodes

Check latest episodes from Mevlana Takvimi podcast


HZ. MAHMUD SÂMİ RAMAZANOĞLU (K.S.)-6-22 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/22
Hz. Mahmud Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kâleminden yayınlamaya devam ediyoruz: Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan yardımlarının Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı: Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı) varsa 1000 de hasenesi (sevâbı) var. Cenâb-ı Hâkk Azze ve Celle Hazretleri o kuluna “anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim” buyuruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da “evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz” diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hâkk’ın huzûruna varıyor. “Annem babam bana bir şey vermediler yâ Rabbi” diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine Hâkk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna: “Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hâkk kulunun o anda hâtırına getiriyor ve “evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşılıklı severdik)” diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki: “Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb veren kul, Cenâb-ı Hâkk’ın huzûruna sevinçle geliyor ve durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Râbbimiz: “Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-mü’r- Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor. Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hâmdü li’llâhi râbbî’l-‘âlemîn. Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için birbirimizi sevmeyi nasîb etsin (Âmîn).
HZ. MEVLÂNÂ’NIN ÇALIŞMA VE HELÂL LOKMAYA VERDİĞİ EHEMMİYET-21EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/21
Hz. Mevlânâ dostlarına ve yakınlarına çalışmayı emreder ve helal kazancın ehemmiyetini şu sözlerle dile getirirlerdi. “İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir; kârsa çalışıp çabalamasından.Kazanmak da ekin ekmeye benzer, ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur. Hiç buğday ektin de, arpa verdiğini gördün mü?” sözleriyle çalışmanın ehemmiyetini vurgulamışlardır. Miskinliği ve tembelliği de dâima reddeden Mevlânâ derdi ki: “Tevekkül ediyorsan, çalışmak hususunda da tevekkül et; kazan da sonra Allâh (c.c.)’ya dayan. Birisi bir define buluverir, “Ben de onu istiyorum, dükkanla, alışverişle ne işim var?” der. Baht işi bu, fakat nâdirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak, define bulmaya mâni değil ya. Sen işten kalma da, nasibinde varsa define de arkandan gelsin. Mevlânâ, dostlarına ne olursa olsun helal kazancı ve helal lokmayı tavsiye eder ve şöyle buyururlardı: “Nur ve kemali arttıran lokma, helal kazançtan elde edilen lokmadır. İlim ve hikmet helal lokmadan doğar; aşk ve rikkat (gönül inceliği) helal lokmadan meydana gelir.” Mevlânâ dostlarına dilenmeyi yasaklamış ve: “Biz kendi dostlarımıza dilencilik kapılarını kapattık. Dostlarımız, ticaret, kitabet veya herhangi bir el emeği ve alın teri ile geçimlerini temin etsinler. Biz Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in “Gücün yettikçe, istemekten sakın.” emrini yerine getirdik. Bizim müridlerimizden kim bu yolu tutmaz ise, onun pul kadar değeri yoktur.” buyurmuşlardır. Allah (c.c.) şefaatlerine nâil eylesin. Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in emir ve yasaklarını gözünün nuru bilenlerden eylesin. (Hz. Mevlânâ Hayatı ve Şahsiyeti s. 61)
MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK VE EDEB-20 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/20
Edep konusunda büyükler şöyle der: “Edebe riâyet etmeyen, sünnetlere riâyet etmeyi kaçırır, sünnetlere uymayı kaçıran farzları ve vacipleri gereği gibi yapmaktan uzaklaşır, farz ve vacip gibi dînin temellerinin yeterince yerine getirilememesi, kişiyi îmanını kaybetme tehlikesine duçar eder. Îmânını kaybedene binlerce vah olsun!” O halde mutlu sona ulaşmanın ana kaynağı, daha doğrusu başlangıç noktası edeptir. Adabın korunması işte bu sebeple büyük önem arz eder. Edep bir taç imiş nur-i Hüda’dan Giy ol tâcı emin ol her belâdan Mısralarının bütün ihvâna ezberletilmesini emreden Hz. Sâmi (k.s.)’un hayrul halefi olan Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün hayatı her konuda üstün bir edep dairesi içinde geçmektedir. Sohbetlerinde şöyle buyurmuştur: “Büyükler, İslâm’ın altıncı şartı edeptir derler. Bununla İslâm’ın 5 şartına bir şey eklemiş olmuyorlar. Ancak bu beş şartın hakkıyla yaşanabilmesi için edep kurallarına riâyet edilmesi gerektiğini söylemiş oluyorlar. İslâm edepler manzumesidir” buyurarak edepten çok sık bahsederler. Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sahip oldukları yüksek edep, her muâmelelerinde kendisini gösterir. Kalp kırmaktan son derece kaçınırlar, yakınındaki birinin bir hatasını söyleyebilmek için kalbi kırılmasın, incinmesin diye senelerce bekledikleri olmuştur. Allâh Resûlü (s.a.v.)’e karşı edepleri ise bambaşka bir dikkat ve ciddiyetle tecelli etmektedir. Sohbetlerinde şöyle buyurmuşlardır: “Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e karşı en ufak bir saygısızlıkta bulunulmamalıdır. Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisi, ebeveyni, zevceleri, çocukları, ehl-i beyti, sahâbesi için değil Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i sevenler için dâhi dikkatli, edepli, temkinli ve saygılı bulunması gerektiğini beyan etmiştir. Hz. Mevlâna Celâleddin Efendimiz: “Ya Resûlullâh (s.a.v.), ben ağzımı bin kere misvaklarım, bin kere miskle, amberle yıkarım, yine de bu ağzı senin mübârek ismin olan Muhammed (s.a.v.)’i anmaya layık göremem” buyurmuşlardır. (Misvâk Neşriyât, Hakk Yolda Kılavuz Ömer Öztürk, s.248)
HER ADIMDA FAZÎLET-19 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/19
İbn Mes’ud (r.a.) şöyle söylüyor. "Her kimi Allâh (c.c.)’un huzuruna çıkmak sevindirecekse beş vakit namazı, namaza çağırılan yerde kılsın. Allâhü Teâlâ sizin Peygamberiniz (s.a.v.) için hidayet yollarını şeriat yaptı. Açık açık beyan etti. Beş vakit namaz da hidayet yollarındandır. Eğer siz namazını evinde kılan şu adam gibi evlerinizde kılarsanız Peygamberiniz (s.a.v.) yolunu terketmiş olursunuz. Peygamberiniz (s.a.v.)’in yolunu terkederseniz dalâlete düşersiniz. Yeminler olsun ki, ben içimizden, cemaatten geri kalanın, ya nifakı mâlum münâfık, ya da hasta olan kimseden başkasını bilmiyorum. Hatta ayakları tutmayacak derecede hasta olan bir adam, cemaatle kılınan namazın fazîletine olan hırsından ve terkindeki günâhın korkusundan iki kişinin kolları arasında câmiye getirilir ve saf arasına külçe gibi bırakılırdı. Allâhü Teâlâ’nın şu ayetinin: "Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazmışızdır ki, arza ancak sâlih kullanın mirasçı olur." (Enbiyâ s. 106) tefsirinde, sâlih kullardan murad beş vakit namazı câmide cemaatle kılan kimseler olduğu bildirilmiştir. Bir sahih hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim ki evinde bol su ile gusleder, sonra Allâh (c.c.)’un evlerinden, câmilerden birine, farzlardan bir farzı edâ etmek için yürürse, attığı her adımdan biri bir hatâsını siler, yıkar; diğeri de kendisini bir derece yükseltir. Namaz kıldığı vakit, o namazgâhda bulunduğu sürece melekler devamlı olarak: "Ya Râb, o orada kimseyi incitmediği ve konuşmadığı müddetçe onu yarlığa" diye onun için istiğfar ederler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Ey ashâbım, sizlere, kendisiyle Allâh (c.c.)’un hatâları sileceği ve sâyesinde yüce derecelere yükselteceği şeylere delâlet edip bildireyim mi?" buyurdu. Ashâb (r.a.e.), "Tabiî yâ Resûlullâh, bildir." dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Çok soğuklarda abdesti mükemmel almak, adımları mescitlere doğru çoğaltmak, namazdan sonra diğer namaz vaktini beklemektir." (İmâm Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.209-210
İSLAM TERAKKİYE MANİ DEĞİLDİR-18 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/18
İslamiyet’in doğuşuyla, dünyanın en uzak köylerinde yaşayan ve ilimden, güzel sanatlardan, medeniyetin izlerinden mahrum şerefli bir kavim, birdenbire aydınlık bir hayata, mutlu bir yaşama kavuşarak, insanlık için örnek olacak bir medeniyet kurdular. Bu kavim, insanlığın örneği, bilim ve sanatların hizmetkârı, tüm insanlık için bir övünç kaynağı haline geldi. Müslümanlar, dinen ilim ve sanatların öğrenilmesiyle yükümlü olduklarından, ilahiyat ve dinî felsefede bütün felsefecileri şaşkınlık içinde bırakacak büyük bir ilerleme sağladılar. Ruh ilmini ve ahlakı büyük bir özenle işleyerek, nefsin arındırılması ve ahlakın düzeltilmesi için çaba sarf ettiler. “Allâh’ın (c.c.) yarattıkları hakkında düşünün, zatı hakkında düşünmeyin” emrine uyarak, temiz bir düşünceye, nurani bir kalbe ve doğru bir inanca sahip oldular. Müslümanlar, gerçeği araştırmak hususunda büyük bir yetenek göstererek kudretin güzelliklerini ve varlık evrelerini incelemeye daldılar. Batılıların bugün, bu kadar mükemmel gözlem araçlarıyla keşfettikleri birçok gerçeğe, müslümanlar bundan çok asırlar önce vâkıf olmuşlardı. Müslümanlar, yaşamakta oldukları dünyanın yapısını ve özel durumlarını da dikkatten uzak tutmadılar. Bitkilerin anatomisi, tabii botanik ilmi ve sanayiye dair bitki bilgisi üzerine eserler meydana getirdiler. Müslümanlar, fikir üretimi ve icat yeteneğine sahip olduklarını, dünya medeniyetine bıraktıkları birçok bilimsel keşifleri ve zarif mimari eserleriyle ispat ettiler. Mensubu oldukları din-i mübin (İslam dini) de onları bu gibi ilimler, sanatlar, icatlar ve sanayi ile uğraşmaktan men etmemiştir. Öyleyken nasıl olur da “İslamiyet ilerlemeye engeldir”, “İslamiyet bilimlerin ve sanatların genişlemesine uygun değildir” gibi iftiraları cesaretle söyleyenler bulunabilir? (Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 200-203)
BİR MEDENİYETİN SESSİZ İNFAZI-17 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/17
1928’de çıkarılan Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi, tarihin en büyük kültür kıyımlarından birini başlattı. Eski harfli eserleri yasaklayan bu düzenleme, bin yıllık hafızanın yok edilmesine sebep oldu. Jandarma, polis ve memurlar, kraldan çok kralcı bir tavırla, halkın elindeki Osmanlıca kitaplara adeta savaş açtı. Korkuya kapılan halk, evlerindeki kitapları kuyuya attı, yaktı ya da çürümeye terk etti. 1928 tarihli Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi tarihte benzeri görülmemiş bir kitap kıyımı meydana getirmiştir. Kraldan çok kralcı jandarmalar, polisler, hatta memurlar, gördükleri eski harfli kitapları affetmemişler, halk da bu korkudan elindeki kitapları olmadık yerlere saklamış veya çaresiz kalıp imha etmiştir. Sadece milletin hafızasını teşkil eden arşiv vesikaları değil, kütüphanelerde nice nadide kitap, fersude veya mükerrer diye hurdaya verilmiş veya satılmış, daha da kötüsü elverişsiz depolarda çürümeye terk edilmiştir. Sahaf Muzaffer Ozak, yaşanan vahameti şöyle anlatır: “Bir adamın evinde kitap saklaması, kobra yılanı saklamasından betermiş. Memurlar, evlerde ne kadar kitap varsa kuyulara dolduruyordu. Herkes kitaplarını defetmeye çalışıyordu.” İlk Çin imparatorluk hanedanının kurucusu Shih Huang Ti’nin (ME 221-210), kurduğu devlet düzeninin sorgulanacağı korkusuyla, ülkesinde geçmişte yazılmış tüm kitapların yakılmasını emredişinden bu yana geçen iki bin iki yüz yılda, devlet eliyle girişilmiş bu boyutta bir kültür katliamına yeryüzünün herhangi bir yerinde rastlamak mümkün değildir. Osmanlıca eser basımını suç sayan Türk Ceza Kanunu’nun 222. maddesi ise ancak 2014’te kaldırılabildi. Bu olay, sadece alfabe değişimi değil, geçmişin topyekûn imhasıydı. (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci)
ZEKÂT İLE İLGİLİ BAZI MESELELER-16 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/16
Zekâtını verip vermediğini hatırlamayan bir kimsenin zekâtını yeniden vermesi lazımdır. İmâm Ebû Hanîfe (r.a.) ile İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)'a göre, zekât, nisab miktarında olan mala gerekir. Nisabdan fazla olan mal helâk (yani telef olup yok olmak) olsa da, nisab baki kalsa, onun zekâtı da baki kalır. Çünkü fazlalık nisaba tâbidir. Bunun içindir ki, İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle demiştir: “Eğer, zekât farz olduktan sonra, mal helâk olsa, zekât sâkıt olur.” Malın tamamı değil de, bir kısmı helâk olsa, helâk olan kısmın zekâtı düşer. Zekât icab ettikten sonra nisab helâk olsa, zekât helâk olmaz. Bir kimse bir ticaret malını, başka bir ticaret malı ile değiştirirse, bu durumda mal helâk olmuş sayılmaz. Değişen malın aynı cinsten olması ile ayrı cinsten olması müsavidir (yani eşittir, fark yoktur) ve bu hususta ihtilaf yoktur. Bir kimsenin nisab miktarındaki malı, hibe gibi bir sebeple karşılıksız olarak zail (elden çıkıp yok olmak) olup gitse veya mehir gibi bir sebeple zail olup gitse; veya karşılığı mal olmasa veya hizmet kölesi gibi, zekâta tâbi bir mal olmasa, istihlâk ederse (yani onu tüketip yok ederse), elinde karşılık kalsın veya kalmasın o şahsın zekât miktarını ödemesi gerekir. Bu şahıs hibesinden bir hüküm sebebi ile dönse veya malını geri alsa, zekât borcu da düşer. Keza, hibeden dönüş hâkimin hükmü ile olmasa bile, zekâttan muaf olur. Sahih olan budur. (Fetava-i Hindiyye, s.596-598)
İMÂM-I A’ZAM (R.A.), NEBİ (S.A.V.)’İN VÂRİSİDİR-15 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/15
Tek kurtuluş, sünnete sarılmakla mümkün olduğuna göre; bu da; Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e ve O (s.a.v.)’in Yüce Ashâbı (r.a.e.)’e, ki onlara, onların sünnetlerine tâbi olmak da Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e tâbi olmak, Nebî (s.a.v.)’e tâbi olmak da Allâh (c.c.)’a tâbi olmaktır, (Nisâ s. 80) Bu da Ehl-i Sünnet’in mutlak müctehîd imâmlarından birine tâbi olmakla mümkündür. Hepimizin onların fıkıhlarını öğrenmek ve öğrendiklerimizle âmel ederek Allâh (c.c.)’a kulluk yapmamız ve Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e ulaşmamız gerekiyor. Bundan başka gidilecek bir yol ve tutunacak dal yoktur. "Âlimler, Nebîlerin vârisleridir" diye haber verilen ma’rifetullâh ehli ise âlimibillâh kudsî âlim zâtlardır. Bu hadîs-i şerîf’e şu manâ verilmiştir: "Kim ki Nebîlere vâris ise, ancak âlim odur." Cenâb-ı Hâkk’ı bilmeyene ve Cenâb-ı Hâkk’tan korkmayıp günâh işleyen kimseye hakîkî âlim denilemez. Âlim olan, herhangi bir maddî gâyesi olmaksızın, ücretsiz ve bir menfaat karşılığında olmayarak, sâdece Allâh (c.c.) rızâsı için hâkk yoluna, Şerîat-ı Mutahhara’nın emirlerine da’vet eder. Âl-i İmrân suresi 110. ayette geçen "Hayrü’l Ümmeti" ifadesinden murâd zâhir ulemâsı değildir; çünkü irs tabiri, pederden evlâda intikâl eden maddî (gelir olan) şeylere denir. Zâhir ulemâsının ilmi, irsî değil sonradan kazânılmış olandır. Sonradan kazânılmış olan yani vehbî (Allâh (c.c.) vergisi) olmayan bir ilme irsî demek doğru olmaz. Bu sebeble ilmi sonradan kazânmış olan zâhir âlimlerine, enbiyâların vârisi denilemez. İmâm-ı A’zam (r.a.)’in, herbiri âlemlere bedel binlerce talebeyi yetiştirip dünyanın dört bir yanına göndermişler ve onlar vâsıtasıyla Sünnet-i Seniyye teblîğ ve infâz edilmiştir. Başta İmâm-ı A’zam (r.a.) Efendimiz’in ve talebelerinin şefâatlerini Allâhü Teâlâ’dan talep ediyoruz. (Nûmanî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hadis İlmindeki Yeri, s.8-10)
DOĞRUSU BİZ SANA APAÇIK BİR FETİH İHSAN ETTİK-14 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/14
Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik (Fetih 1) ayetinin tefsiri şöyledir: Bir yeri fethetmek, zorla veya sulh yoluyla ele geçirmektir. Buradaki fetihten maksat, Mekke'nin fethidir. Bu Hazret-i Enes'den rivayet edilmiştir. Resûlüllah (s.a.v.) Hudeybiye'den ayrıldığında bu fetihle müjdelenmiştir. Henüz gerçekleşmemiş olan fetihten, sanki olmuş gibi geçmiş zaman kipi ile bahsedilmesi, müjdeyi kuvvetlendirmek ve onun kesinlikle meydana geleceğini vurgulamak içindir. Ayrıca bu, haberi veren Allâhü Teâlâ'nın şanının yüceliğine de işarettir. Müslümanlar Hudeybiye'ye vardıkları zaman fetih kapalı ve imkânsızdı. Ne zaman ki iş, Rıdvan biatına geldi ve müşrikler Müslümanların birliğini, cihad ve savaştaki kararlılıklarını anladılar, işte o zaman zaafa düştüler, korktular ve anlaşma istemek zorunda kaldılar. Böylece, Müslümanların onlara karşı üstünlüğü tahakkuk etmiş oldu. Bununla birlikte bu sulh, daha önce kapalı olan birtakım şeylerin de açığa çıkmasına sebep oldu. Meselâ, müşrikler, bu sulh sebebiyle Müslümanlarla bir araya geldiler, onların sözlerini duydular. Gönüllerinde İslâm yeşermeye başladı. Çok kısa bir süre zarfında bir çok insan Müslüman oldu, Müslümanların sayısı arttı. Hatta denildiğine göre, o sene içerisinde, daha önce Müslüman olanların sayısı kadar, belki de daha fazla insan İslama girdi. Bu sulh sayesinde, Hz. Peygamber (s.a.v.) diğer Araplarla ilgilenme fırsatı buldu. Onlarla savaştı. Bir çok yeri fethetti. Hayber'in fethi özellikle kayda değerdir. Müslümanlar ganimetler elde ettiler. O sene, Rumlarla İranlılar arasında büyük bir savaş oldu. Sonuç, Resûlullâh (s.a.v.)'in vaadettiği gibi oldu ve onun dediği gibi çıktı. Efendimiz (s.a.v.)’in ve müminlerin ehl-i kitabın mecûsilere karşı zafer kazanmalarından dolayı sevinmeleri de bir nevi fetihtir. Bunların dışında, Allâh'ın (c.c.) bir takım yüce fetihleri ve büyük nimetleri olmuştur. (İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Fetih 1)
ÜSTAD NECİP FAZIL’DAN ZEKA VE İBRET DOLU CEVAPLAR-13 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/13
Hakim, saçı sakalı uzamış Necip Fazıl Üstad’a “Maymuna dönmüşsün Necip” demiş. Necip Fazıl yüzünü duvara çevirip: “Şimdi de duvara döndüm” demiş. Necip Fazıl Kısakürek bir gün konferans verirken salondakilerden biri kürsüye salatalık fırlatır. Salatalığı eline alan Necip Fazıl salondakilere dönerek: “Birisi kimliğini göndermiş, kiminse gelsin alsın” der. Üstad’ın çalışma odasına giren bir yazar, kitap göremeyince: “Siz kitap okumaz mısınız?” diye sorar. Üstad cevabı yapıştırır: “Sen hiç süt içen inek gördün mü?” Şeriatçı olduğu iddiasıyla tutuklanır. Mahkemede kendini öyle canlı bir dille savunur ki, kadın hâkimin gözleri dolar. Üstad döner: “İşte şeriatın sırrı tecelli etti: Kadından ceza hâkimi olmaz.” “Allah deveyi iğnenin deliğinden geçirebilir mi?” sorusuna: “Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür. Gözbebeğine yıldızları sığdırdığı gibi geçirir.” Konferansta bir dinleyici: “Hangi gazeteden bahsediyorsunuz?” Üstad: “Ne iş yapıyorsun?” “Keresteciyim.” “Belli, otur!” Hakim: “Seni bir daha huzurumda görmeyeceğim, öyle değil mi?” Üstad: “İstifa mı ediyorsunuz?” Vapurda biri: “Peygamberlere ne gerek var?” deyince Üstad: “Niye vapura bindin ki, yüzerek geçsene.” Nazım Hikmet, zayıf bir ineği gösterip: “Oruçtan bu hale gelmiş.” Üstad: “Hayvanlar oruç tutmaz.” Uçak geri döner. Sorulunca: “Ahirete kabul etmediler, geri döndük.” “Özel arabanız yok mu?” “Ona en son bineceğiz.” Üstad treni kaçırdığı söylenince: “Kovdum gitti” der. Mahkemede: “Buradakilerin yarısı eşektir” der. Hakim geri almasını ister. Üstad: “Tamam, buradakilerin yarısı eşek değildir.” Bir genç: “Osmanlı emperyalist değil miydi?” diye sorar. Üstad: “Eğer öyle olsaydı bu soruyu Fransızca değil Türkçe sorardın.” (Derleme)
MÜKELLEFİN ŞERİATLA YÜKÜMLÜ TUTULMASI-12 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/12
Şeriatın konuluşunda gözetilen şer’î maksat, mükellefin hevâ ve hevesinden koparılarak, kendi ihtiyârı ile Allâh (c.c.)’a kul olmasını sağlamaktır. Nitekim yaratılış itibarıyla zorunlu olarak zaten O (c.c.)’un kulu idi. Kulların, sadece Allâh (c.c.)’a kul olmak, O (c.c.)’un emir ve yasakları altına girmek için yaratıldığına dair açık nasslar vardır. Bunlar: "Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır. Onlardan bir rızık istemem. Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allâh’tır." (Zâriyât s. 55-57) "Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz." (Tâhâ s. 132) "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Râbbinize kulluk ediniz ki, O’na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz." (Bakara s. 21) Sonra bu kulluğun esaslarını aynı surede açıklamış ve şöyle buyurmuştur: "Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lâkin iyi olan; Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, O’nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve kölelere mal veren, namaz kılan, zekât veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır." (Bakara s. 177) Bunlar yanında yine aynı surede getirilen yükümlülükler, "Allâh’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın." (Nisâ s. 36) ayeti ile benzeri mutlak surette Allâh (c.c.)’a kulluğu emreden ve genel olarak tafsilât getiren bütün ayetler, bütün bu nasslar, her hal ve durumda Allâh (c.c.)’a yönelmenin, her nasıl olursa olsun onun getirdiği hükümlere boyun eğmenin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Allâh (c.c.)’a kulluğun mânâsı da işte budur. (Şatıbi, el-Muvâfakât; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.2, s.169-170)
CEMAATE GİTMEMEYİ MÜBAH KILAN ÖZÜRLER NELERDİR?-11 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/11
Özürsüz olarak cemaate katılmamayı adet edinen kişi en sıhhatli görüşe göre günâhkâr olur. Kişi bazı istisnai durumlarda cemaate katılma imkânı bulamayabilir. Bu yüzden fakihler, kişinin cemaate katılmamayı mubah kılan özürlerin ekserisini zikretmişlerdir. Bu özürler biraz da kişinin, zamanın ve şartların durumlarına göre farklılık arz eder. Bu yüzden âlimler genel ve ortak özürlerden bahsetmişlerdir. Bunları sayacak olursak; 1. Teyemmümü mubah kılan hastalıklar. 2. El ve ayaklarının yürüyemeyecek şekilde kesik olmaları. 3. Felç olması, yani gerçekten cemaate gidemeyecek şekilde rahatsız olması. Bu, şiddetli baş ağrısıyla da olabilir. 4. Şiddetli yağmur. 5. Çamur. 6. Şiddetli soğuk. 7. Aşırı karanlık. 8. Kör olmak. 9. Büyük veya küçük abdest sıkıştırması. 10. Hastaya bakmak. Görüldüğü gibi bazı durumlar, cemaate katılmamayı mubah kılmaktadır. Günümüzde izin verilmeyen işçilerin durumu da böyledir. Zira her istediği zaman cemaate katılmaya izin verecek işveren bulmak her daim mümkün olmayabilir. Yine yolcu olmak, düşmandan korkmak, mühim bir vazife ile meşgul olmak mesela birisini hastaneye yetiştirmek gibi durumlar ve kişilerin hallerinde onları Şer’an muteber sayılacak zorluklara sokacak haller cemaate katılmamalarını mubah kılacak hallerden sayılırlar. Bu gibi olmayan hallerde erkeklerin mutlaka cemaate katılmaları gerekir. Aksi halde süreklilik arz eden cemaatsiz namazlarından dolayı günâhkâr olacağı gibi İslam’ın vahdetine zarar vermiş olacak ve cemaatin azalmasına sebep olacaktır. (Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c. 3, s. 26-28)
İSLAM DİNİNİN EVRENSELLİĞİ-10 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/11
İslam dini, hakîki dinlerin en sonuncusu ve en mükemmelidir. Bu mübarek din, yalnızca bir kavme veya bir asra mahsus değildir, bilakis tüm insanlara ve bütün çağlara hitap eden evrensel ve fıtri bir dindir. İnsanların yaratılışına ve yaşayışına tam olarak uygundur. Bu yüce din, kurtuluş ve başarı yoludur, güvenlik ve mutluluk kaynağıdır ve mukaddes yaratıcımızın razı olduğu tek hak dindir. “Şüphesiz Allâh katında din İslam’dır.” (Âl-i İmrân s. 19) İslam dininin ortaya çıkışı ve yayılış tarihi göz önüne alındığında, o dönemdeki milletlerin durumu incelendiğinde, bu büyük dinin nasıl mutlu sonuçlara sebep olduğu, insanlık tarihinde ne kadar hayırlı ve takdire şayan bir devrim gerçekleştirdiği açıkça görülmektedir. Bilindiği gibi, İslamiyet’in ortaya çıkışından önce bütün dünya dinî bakımdan büyük bir cehalet içindeydi. Hakiki dinler bozulmuş, ilâhî ilim ve hikmet güneşi batmış, her yeri karanlık sarmıştı. İnsanlar sadece kendi çıkarları için çalışıyor, birbirleriyle savaşıyor, birbirlerini köleleştiriyorlardı. Fakat İslam güneşi doğmaya başlayınca, dünyadaki birçok yer anında aydınlandı. İnsanlık; hak, adalet, eşitlik ve kardeşlik kavramlarıyla tanıştı. Putlara ve insanlara taparak boyun eğen başlar, artık ortak ve benzerden münezzeh olan yaratıcının huzurunda secdeye kapanma şerefine erişti. Ruhlar yüceldi, diller Allah’ın zikriyle süslendi, gözler büyük yaratıcının eşsiz eserlerine bakarak uyanış ve farkındalık nurları içinde kaldı. Sonuç olarak, İslam dinî sayesinde hakîki bir medeniyet, nezih bir insanlık, büyük bir ilerleme ve en mutlu dönüşüm gerçekleşti. İnsanlık bu mukaddes dine sarıldıkça, hiç şüphesiz daima yükselecektir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 68-69)
İLİM NİYETİYLE YOLA ÇIKILMALIDIR-09 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/09
Musa ona: Sana öğretilen ilimden, bana da doğruyu gösteren bir bilgi öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?' dedi" (Kehf 66) ayetinin tefsiri şu şekildedir: Hz. Musa (a.s.) Hızır'la karşılaşıp tanıştıktan sonra, kendisine bazı bilgiler öğretmesi için, Hızır'a arkadaşlık teklifinde bulunuyor. Yani Musa, Hızır'ın kendisine bilgi vermesi konusunda, kendisinden izin istiyor. Onun, öğrenmek için böyle demesi, uymanın şerefi konusunda yeterli delildir. O, Hızır'a uymakla, dini hakkında birtakım bilgiler elde edecektir. Buradaki kelimelerin dizilişinden. Mûsa (a.s.)’ın konuşmasının gayet mütevazi bir üslûpta cereyan ettiği anlaşılmaktadır. Kişi, kendisinden daha çok bilene, çok mütevazi davranması gerekir. Fahreddin Râzî der ki : “Musa Peygamber (a.s.), bu konuşma esnasında, kendisini ona tâbi kılarak, bütün edep kurallarını tatbik etmiştir. Âyette bu durum açıkça görülmektedir. "Sana tâbi olabilir miyim?" ifadesinde, kendisinin az bilgiye sahip olduğunun, Hızır'ın ise bilgili olduğunun ikrarı vardır. Ve ona uymak için izin istemiştir. 'Bana da öğretmen için ifadesinden ise, Hızır'a verilen birçok ilimden, birazcık da ona öğretilmesi anlaşılır. Bilgi bakımından Hızır'la eşitlik değil de, ona verilen bilgiden biraz isteniyor. Fakir kimselerin, zenginlerin malından birazcık istemeleri gibi. "Sana doğru yol olarak öğretilen ilimden" ifadesinden de, kendisini doğru yola iletmesi, aksi hakle haktan sapacağı anlaşılmaktadır. Katâde der ki: “Eğer bir kimse, ilimle yetinecek olsaydı, Hz.Musa (a.s.) yetinirdi. Fakat o yetinmedi, Hızır'a uymak istedi." Zeccâc da şunu söyler :“Burada Peygamberlerin büyüklerinden olan Mûsa (a.s.)’ın yapmış olduğu şey, ilmi isteyerek yolculuğa çıkmanın gerekliliğine delildir. İlmin zirvesine bile varmış olsa durum aynıdır." (İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Kehf 66)
HZ. İBRAHİM (A.S.)’IN İNSANLIĞA MİRASLARI-08 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ
2026/10/08
1. Kıyamet gününde insanlar, yalın ayak ve çıplak haşr olunacaklar, O gün, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra insanların, ilk giydirileni, Hz. İbrahim (a.s.) olacaktır. 2. İbrahim (a.s.), konuk ağırlayan insanların ilki idi. Kendisi, sabah, akşam yemeğini, misafirsiz yemezdi. Misafir, bulabilmek için, iki mil ve hattâ daha çok yürüdüğü olurdu. Kendisi, misafirler (konuklar) babası diye anılırdı. 3. İbrahim (a.s); ilk kez, bıyığını kırpıp kısaltan, 4. İlk kez, koltuk altı ve etek temizliği yapan, 5. İlk kez, tırnaklarını kesen, 6. İlk kez, misvak kullanıp dişlerini temizleyen, 7. İlk kez, ağzını, su ile çalkalayan, 8. İlk kez, su çekip burun temizliği yapan, 9. İlk kez, edep yerlerini su ile temizleyen, 10. İlk kez, saçlarını tarayan, 11. İlk kez, alt iç çamaşırı giyen, 12. İlk kez, ayaklarına ayakkabı giyen, 13. İlk kez, Musâfaha yapan, 14. İlk kez, kucaklaşan, 15. İlk kez, iki göz arası, Secde mahalli olan alından öpen, 16. İlk kez, kendi kendini sünnet eden ve ilk kez yüz elli yaşında bulunduğu sırada, saç ve sakalının ağarmağa başladığını gören insandı. Saç ve sakalında gördüğü aklığın, ne olduğunu: “Yâ Rab, nedir bu?” diye sorduğu zaman: “Hayır´dır” buyrulmuş, sabaha çıkınca, başındaki saçların üçte ikisi, ağarmış: “Yâ Rab, nedir bu?” diye sorunca da Allah (c.c.) “Bu, dünyada ibret, ahirette de, nurdur, vakardır, ey İbrahim” buyurmuş. Hz. İbrahim (a.s.): “Öyle ise, yâ Rab! Vakarımı, artır!” demiş. Sabaha çıkınca, saçı, sakalı, papatya çiçeği gibi bembeyaz olmuştur. 17. Cebrail (a.s.)’ın gösterdiği yerlere Mekke Harem sınırı taşlarını da, ilk defa Hz. İbrahim (a.s.) dikmişti. (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 1/225-227)

Podcast reviews

Read Mevlana Takvimi podcast reviews


0 out of 5
0 reviews

Podcast sponsorship advertising

Start advertising on Mevlana Takvimi relevant audience podcasts


What do you want to promote?