1478952805
Değer Yaratmanın Formülü

Advertise on podcast: Değer Yaratmanın Formülü

Rating
★★★★★
5
from
1 reviews
This podcast has
304 episodes
Language
Turkish
Explicit
No
Date created
2019/09/04
Latest episode
2026/10/05
Average duration
34 min.
Release period
14 days

Description

Bu podcast şirketlerin değer yaratmasının çalışan ve müşterilerine insan odaklı yaklaşmalarıyla mümkün olacağını, tasarım odaklı düşünme, davranış psikolojisi, inovasyon ve yaratıcılık alanında uzman yerli ve yabancı, profesyonel ve akademisyenlerin görüşleri ışığında ele alıyor. 📧 [email protected]🙋🏻‍♂️ www.linkedin.com/in/meteyurtsever🛟 https://www.patreon.com/MeteYurtsever 

Unlock Değer Yaratmanın Formülü podcast Email contact info,
Listeners & Audience details

Email contact information

Direct podcast contact details

Listeners

Audience numbers & engagement insights

Audience details

Podcast Insights

Podcast episodes

Check latest episodes from Değer Yaratmanın Formülü podcast


der ya Kitap Kulübü ile Cehenneme Övgü
2026/10/05
Send us Fan Mail Kitap Kulübümüzün 66’ıncı buluşmasında psikolog ve yazar Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü adlı kitabını konuştuk. Bu kitap 1987'de İngilizce olarak "Prisoners of Ourselves" (Kendimizin Tutsakları) adıyla yazılmış ve 1992'de Türkçe olarak “Cehenneme Övgü-Gündelik Hayatta Totalitarizm” adıyla yayımlanmış. Kitapta 20 kadar deneme, geceden aşka, sözcüklerden kahramanlara kadar kanıksadığımız ne varsa ters yüz ediyor. İçimizde büyüttüğümüz küçük totaliter dünyaları yüzümüze vuruyor. Totaliter’likten siyasi bir baskı sistemi değil bireylerin gönüllü rızasıyla ürettiği, normlar ve kurumlar aracılığıyla içselleştirdiği sinsi bir kuşatma olarak bahsediyor. İnsanın yaşam anlayışının sevgi ve barışa değil, güç ve egemenliğe dayalı olduğunun altını çiziyor. Kitabı sarısıcı ve etkileyici bulduk. Kırk yıl kadar önce yazılmış kitabın günümüz dünyası için belki o günden daha geçerli olduğuna şaşırdık. Çoğumuz kitabın sindirilerek ve baş ucu kitabı gibi okunması gerektiğini söyledi. En çarpıcı tespitlerden biri kendi seçtiğimizi sandığımız amaçların aslında düzen tarafından önceden belirlenmiş olması oldu. Bir amaca kilitlendiğimizde başka olasılıklara sırt çevirdiğimizi konuştuk. "Ya boyun eğ ya isyan et" ikiliğine sıkışıp üçüncü yolu, kendi seçimimizi göremediğimizi de kabul ettik. “Zıp, sen öldün” başlıklı deneme teknolojiyle bugünkü sınavımızı en iyi anlatan bölümdü sanırım. “Çeşitli amaçlar için düğmeye basmaya o kadar alıştık ki, düğmeye karşı duyarsızlaştık” diyor yazar. Bu bir füze düğmesi olabileceği gibi tüm saniyeleşme ve endüstrileşmeyi simgeleyen bir düğme. Bugün düğme dijitalleşti, dokunmatik oldu. Sosyal medyada en büyük acıları bile kaydırıp geçiyoruz, ahlak, etik gibi kavramlar saydamlaştı. Bence yapay zeka da internetten sonra düğmenin geldiği son nokta oldu. En büyük serzenişimiz ise tüm kuralları yıkan kitabın net bir çözüm önermemesi oldu. Kitap özünde bizi sorgulamaya ve harekete geçmeye çağırıyor. Katılsak da katılmasak da tek tipleşen düşünceye karşı böyle metinlere ihtiyacımız olduğunda birleştik. Kısa süre önce okuduğumuz Çoğu İnsan İyidir'den sonra bu kitap madalyonun öbür yüzü gibi geldi bana. İnsana dair bir ümidi yaşatmaya da taraftarım ama şikayetçi olduğumuz şeyler kendiliğinden değişmeyecek, geçen hafta yayınladığım ve bu kitabın tandemi olarak izlediğimiz “Başkalarının Hayatı” filminin de mesajı buydu: “totaliter düzen tepeden inmiyor, sıradan insanların gündelik itaatiyle elbirliğiyle örülüyor. Onu yıkan da yine insanların itaatsizliği oluyor.” demiştim. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (03:10) Uğur İyidoğan, (05:21) Alim Küçükpehlivan, (07:05) Mete Yurtsever, (07:40) Uğur İyidoğan, (08:15) Yasemin Karakaya, (12:07) Didem Güçlü İlgün, (14:13) Suat Soy, (16:42) Burcu Yılmaz, (19:40) Neslihan Oruç, (23:20) Yasemin Karakaya, (26:31) Feyza Demir, (29:49) Yasemin Karakaya, (32:01) Feyza Demir. Kitabı Amazon’dan almak isterseniz: https://link.amazon/B00YqyKvM Support the show
der ya Sinema Kulübü ile Başkalarının Hayatı
2026/09/28
Send us Fan Mail Sinema kulübümüzün 32inci buluşmasında yönetmenliğini Florian Henckel von Donnersmarck'ın yaptığı, başrollerinde Ulrich Mühe, Sebastian Koch ve Martina Gedeck'in oynadığı 2006 yapımı Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen) adlı filmi konuştuk. Film 2007'de En İyi Yabancı Dilde Film Oscar'ını kazandı. Film 1984 yılında Doğu Berlin'de, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından beş yıl önce geçiyor. Gerd Wiesler, Stasi'nin en titiz sorgu uzmanlarından biri. Duygularını hiç göstermeyen, sisteme sorgusuz sualsiz inanmış, yalnız bir adam. Bir gün bir tiyatro prömiyerinde, rejimle arası iyi görünen oyun yazarı Georg Dreyman'dan şüpheleniyor. Kültür Bakanı Bruno Hempf da bu şüpheyi fırsat biliyor, çünkü gözü Dreyman'ın sevgilisi, oyuncu Christa-Maria Sieland'da. Böylece Dreyman'ın evine gizlice dinleme cihazları yerleştiriliyor. Wiesler de çatı katında kurduğu küçük odadan bu çiftin hayatını gün be gün dinlemeye başlıyor. Filmede dinlediği hayatların içine girdikçe Wiesler’ın yavaş yavaş değişmesini izliyoruz. Filmi hepimiz çok beğendik. İlk kez izleyenler de yıllar sonra yeniden izleyenler de derinden etkilendiklerini söylediler. Konuşmamızın merkezinde Wiesler'in dönüşümü vardı. Bu dönüşümü neyin başlattığı üzerine farklı okumalar yaptık. Kimimiz sanatın dönüştürücü gücünü öne çıkardı: çalınan "İyi İnsan Sonatı", eve götürülen Brecht kitabı… Kimimiz ise onu asıl yumuşatanın aşk ve insanlar arasındaki bağ olduğunu düşündü. Robotlaştırılmış, yalnızlaştırılmış bir adamın başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu fark etmesi hepimize dokundu. Sıradan insanların nasıl kolayca muhbire dönüşebildiğini, bugün rejimin bekçiliğini yapanın yarın kendisinin fişlenebildiğini konuştuk. Duvar yıkıldıktan sonra bu sistemin uygulayıcılarının hesap vermeden hayatlarına devam etmesi de bizi epey düşündürdü. Eleştirdiğimiz noktalardan biri ise filmin kadınları daha güçsüz, erkekleri daha belirleyici göstermesiydi. Filmin otantikliği de etkileyiciydi; film gerçekten 80’lerde çekilmiş gibi duruyordu. Bir ilginç bilgi de Wiesler'i oynayan Ulrich Mühe’nin gerçek hayatta Stasi tarafından izlenmiş olması. Role nasıl hazırlandığı sorulduğunda "Sadece hatırladım" demiş. Bu aralar ardı ardına insanın doğası hakkında kitaplar okuduk; Bir uçta Bregman’ın Çoğu İnsan İyidir’i diğer uçta Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü'sü. Bu film ikisinin bileşkesi gibi sanki; Bir yandan insanların birbirine yakınlaşması birbirini anlaması iyiliği çağırıyor. Diğer yandan totaliter düzen tepeden inmiyor, sıradan insanların gündelik itaatiyle elbirliğiyle örülüyor. Onu yıkan da yine insanların itaatsizliği oluyor. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla: (03:11) Burcu Yılmaz, (05:17) Neslihan Oruç, (08:30) Ebru Varol, (13:54) Alican Akaslan, (14:50) Damla Sayar Akaslan, (17:10) Uğur İyidoğan, (19:37) Fatih Yıldız, (21:28) Burcu Yılmaz Support the show
der ya Kitap Kulübü ile Süperiletişimciler
2026/09/21
Send us Fan Mail Kitap kulübümüzün 65inci buluşmasında Charles Duhigg'in Süperiletişimciler adlı kitabını konuştuk. Duhigg, Pulitzer ödüllü bir gazeteci ve Alışkanlıkların Gücü'nün yazarı. Bu kitabında süper iletişimcilerin sırlarına eğiliyor. Her konuşmanın üç türden birine ait olduğunu anlatıyor: pratik (buradaki asıl mesele ne?), duygusal (nasıl hissediyoruz?) ve sosyal (biz kimiz?). İyi iletişim de karşımızdakiyle aynı düzlemde buluşmakla başlıyor. Yani bu üç konuşmadan hangisini yaptığımızı anlamamız gerekiyor. Bunun için dinlediğimizi yansıtmayı, doğru sorular sormayı, duyguları duymayı ve çoklu kimliklerimizin farkında olmayı öneriyor. Kitap Boyner Yayınları'ndan, Handan Balkara Çevikus çevirisiyle çıktı, kendisi Alışkanlıkların Gücü kitabının da çevirmeni. İletişim insanın en temel becerisi olsa gerek ama bunu modern hayatlarımızda nasıl batırdığımızı görmek çok üzücü aslında. Kimse birbirini dinlemiyor diyoruz ya, kitabın kulaklara küpe bir yanıtı var: “İnsanlar dediklerinizi duysun istiyorsanız, bağlantı kurmanın bir yolunu bulmak zorundasınız” Kitabı genel olarak beğendik. Çoğumuz için akıcı, sistematik, kolay okunan bir kitaptı. Tekrarlarla ilerlemesi akılda kalmasına yardımcı oldu. Kitabın fazla Amerikalı örnekleri ve tarzı da hissediliyordu ama bu zaten “self help” kişisel gelişim kitaplarında kanıksadığımız bir durum haline geldi. Hepimizi etkileyen vurgulardan biri "Bu konuşmadan ne bekliyorsun; çözüm mü, yoksa sadece dinlenmek mi?" oldu. Bunu evde, iş yerinde, çocuklarımızla yaşadığımızı fark ettik. Çözüm üretmeye o kadar hazırız ki, duyulmak isteyen birini çoğu zaman duymadan geçiyoruz. Karşıdakinin söylediğini yansıtmayı denemiş arkadaşlarımız oldu, etkisini görmüşler. Bir arkadaşımız kitaptaki 36 soruluk yakınlaşma testini ekibiyle oyun olarak oynadı ve hepsi çok keyif aldı. Çoklu kimlikler bölümü de, kendimizi ve başkalarını tek bir etikete sıkıştırmamak fikriyle çoğumuzda karşılık buldu. Bu kitap doğrusu bir kerede hazmedilebilecek bir kitap değil sanki. Boyner Yayınları yöneticisi Zeynep Hanım’ın dediği gibi. Çok sayıda iletişim tavsiyesini aynı anda sindirmek mümkün değil. Ara ara okunup fikir alınabilecek, üstünde çalışılabilecek bir başvuru kitabı gibi. Hatta bu kitaplardan öğrendiklerimizi nasıl uyguladığımızı ve çıkarımlarımızı paylaşabileceğimiz bir alanımız olsa diye hep konuşuyoruz, der ya bunun için biçilmiş kaftan, bu konuda da planlarım var önümüzdeki dönemde. Son olarak bence evdeki gençlerimiz için de çok değerli bir kaynak, örneğin özellikle çoklu kimlikler bölümünü kızıma okutmayı planlıyorum. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (03:06) Aycan Acar Şahin, (05:53) Mete Yurtsever ve Aycan Acar Şahin, (07:31) Didem Güçlü İlgün, (11:44) Müge Önen, (12:50) Müge İrfanoğlu, (13:51) Ebru Başaran, (17:25) Uğur İyidoğan, (18:22) Müge İrfanoğlu, (22:03) Hatice Ergüven Doydum, (24:28) Didem Güçlü İlgün, (26:57) Zeynep Çelik, (30:57) Feyza Demir, (35:27) Mete Yurtsever ve (36:28) Suat Soy. Support the show
der ya Sinema Kulübü ile Bir Konuşabilse
2026/09/14
Send us Fan Mail Sinema kulübümüzün 31inci buluşmasında yönetmenliğini Sofia Coppola'nın yaptığı, başrollerinde Bill Murray ve Scarlett Johansson'ın oynadığı 2003 yapımı Türkçe’ye Bir Konuşabilse ismiyle çevrilen “Lost in Translation” adlı filmini konuştuk. Film, Tokyo'da bir otelde karşılaşan iki Amerikalının hikâyesini anlatıyor: kariyerinin sonbaharındaki bir aktör ile henüz kendi hayatını arayan genç bir kadın. İkisi de kendi hayatlarında bir tür görülmeme, anlaşılmama hissiyle boğuşurken, hiç bilmedikleri bir dilde ve kültürde birbirlerini buluyorlar. Film, 2004'te En İyi Özgün Senaryo Oscar'ını kazanmış; ilginç bir detay olarak da Coppola'nın o dönemki eşi Spike Jonze'un on yıl sonra çektiği "Her" filmiyle bu filme bir tür sanatsal cevap verdiği söyleniyor. Sohbetimizde en çok yalnızlık teması üzerinde durduk. Tokyo'nun otuz milyonu aşan nüfusuna rağmen dünyanın en içine kapanık şehirlerinden biri olması, filmin arka planındaki yalnızlığı bizce daha da keskinleştiriyordu. Japonya'nın Amerikan sinemasında sık kullanılan bir dekor olmasının İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kültürel-teknolojik bağdan geldiğini, filmdeki bazı abartılı Japonya tasvirlerinin de bu tarihten beslendiğini konuştuk. İki karakter arasındaki çekimin cinsel mi yoksa bir boşluğu doldurma hâli mi olduğu üzerine görüş ayrılığımız oldu. Kimimiz bunu, ikisinin de evliliklerinde göremedikleri ilgiyi birbirlerinde bulması olarak okudu; kimimiz ise daha karmaşık, adı konulamayan bir yakınlık olduğunu düşündü. Filmin merkezine iletişimi ve anlaşılmayı koyduğunu; tercümanın viski reklamı sahnesinde ya da final sahnesindeki fısıltıda olduğu gibi, kelimelerin bazen hiçbir şey iletmediğini ama bakışların, sessizliğin çok şey söylediğini konuştuk. Beni en çok düşündüren de bir insanın bu kadar tanıdığı ve bir ömür paylaştığı biriyle nasıl bu tür bir kopukluk yaşayabildiği oldu. Aslında bu çok karşılaşılan bir durum. Hayat mücadelesine kapılıp çocukların okulu, evin tadilatı, faturaların ödenmesi gibi işlerin peşine düştüğümüzde bir eş olmanın sorumluluğunu da keyfini de unutuyoruz. İlişki hiç böyle başlamamış olsa da. O nedenle iletişim ve o iletişime duyguyu, dayanışmayı katmak çok önemli. En kıymetlilerimizden bu özeni esirgemek zaman zaman hepimizin düştüğü tuzak oluyor sanırım, nazımızı çektirirken. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla Fatih Yıldız, Ebru Başaran ve Feyza Demir oldu. Support the show
Konukların Değer Yaratma Formülleri - VI
2026/09/07
Send us Fan Mail Bu bölümle verdiğimiz tatil arasını geride bırakmış oluyoruz.  Podcastimin takipçileri biliyor, 50 bölümde bir konuklarımın değer yaratma formüllerinden bir derleme yapıyorum. Pelin Dilara Çolak’ı ağırladığımız 300üncü bölümde sezon arası vermiştik.  Dolayısıyla bu 301'inci bölümde, Mart 2025’ten bu yana yayınladığım 13 konuklu bölümden bir derleme sunuyorum size. Bu derleme aynı zamanda ilgilendiğiniz ve kaçırdığınız söyleşiyi dönüp dinlemek için size bir tavsiye niteliğinde. Bölümler ve Konuklar 252 | Phil Agnew 258 | Hale Acun Aydın 267 | Özgür Alaz 268 | Burak Akusta 269 | Ömür Doğan 286 | Serap Aykut 287 | Emre Gür; Nesrin Köseler 288 | Dr. Özgür Bolat 289 | Ergün Güler; Evren Diker 297 | Derya Kap 298 | Bora Erkmen 299 | Yiğit Hadi Irde 300 | Pelin Dilara Çolak Support the show
Pelin Dilara Çolak ile Düşünceyi Deneyime Çevirmek
2026/06/01
Send us Fan Mail Podcastimizin 300'üncü bölümünde Pelin Dilara Çolak'ı ağırladım. Pelin Dilara Çolak, felsefeyi dijital medyada yeniden konumlandıran akademik bir araştırmacı ve yayıncı. Onu 2018'den bu yana YouTube ve podcast platformlarındaki yayınlarından tanıyorsunuz; Cumhuriyet Gazetesi'nin ifadesiyle "toplumun her kesiminden insanı felsefeyle tanıştıran" bir isim. İçerik üreticiliğinin yanı sıra 2022'de Londra'da, 2025'te ise Berlin'de Philosophy Works adlı yaratıcı stüdyoyu kuran Pelin Hanım, Athenaeum Kitap Kulübü ve Kolektif 06 gibi topluluk projelerini de yürütüyor. Akademik çalışmalarını ise King's College London'da sürdürüyor.  Söyleşimizde önce Pelin Hanım'ın bir "bilgi girişimcisi" olarak çıktığı yolun arka planını, iş insanı vasfının ailesindeki izini sürmek istedim. Ardından felsefi düşünmenin derin düşünmeden farkını sordum; felsefe eğitiminin bir düşünme eğitimi olup olmadığını konuştuk. Bilim, din ve felsefe ilişkisinden insanın anlam arayışına, oradan da yapay zekânın felsefeyle neden bu kadar yakın temas hâlinde olması gerektiğine uzandık. Hubert Dreyfus'un MIT'de kurduğu Heideggerian Lab üzerinden, yapay zekânın çözemediği "çerçeve problemi"ni ve "yönelimsellik" kavramını ele aldık: Bir insanı insan yapan şey sahip olduğu bilgi yığını değil, hangi şeylere hangi önemi atfettiği; yani kendi yaşama dünyasını nasıl kurduğu. Stoacıların "arı kovanı için iyi olmayan, arı için de iyi olamaz" sözünden hareketle, konuyu bireyselliğin neden topluluk olmadan eksik kaldığına bağladık. Pelin Hanım, tek yönlü içerik üretiminden Athenaum ve Collective 06:00 gibi topluluk projelerine geçişini bu farkındalıkla açıkladı.  Yapay zekâ çağında bizi biz yapacak olan şey, sahip olduğumuz bilgi değil; o bilgiye yöneldiğimiz açı, kendi sınırlarımızı çizebilme becerimiz ve durup düşünmeye tahammül edebilmemiz olacak. Pelin Hanım'ın değer formülünün "düşünceyi deneyime çevirmek" olması, benim merakla başlayıp eylemle biten formülümle de güzel bir yerde buluştu. Bu söyleşiyle podcastime bir sezon arası veriyorum. Eylül ayında tekrar görüşmek üzere. (02:48) Girişimciliğinin geçmişinden gelen izleri (09:35) Felsefi düşünmenin, düşünmeden farkı (16:07) Felsefe eğitimi düşünme eğitimi midir? (21:42) Din’in rolü azalıyor mu? (27:02) Felsefe - psikoloji ilişkisi (36:07) Yapay zeka çağında felsefe nasıl insana hizmet edebilir? (45:40) Athenaum ve Collective 06:00 toplulukları (52:27) Pelin Dilara Çolak’ın değer yaratma formülü Pelin Dilara Çolak’ın Youtube kanalı https://www.youtube.com/@pelindilaracolak Pelin Dilara Çolak’ın Instagram sayfası https://www.instagram.com/pelindilaracolak/ Support the show
Yiğit Hadi İrde ile Nerden Geliyo?
2026/05/25
Send us Fan Mail Bu bölümde "Yazarla Buluşma" serimiz kapsamında, "Nerden Geliyo?" kitabının yazarı Yiğit Hadi İrde'yi ağırladık. Yiğit Hadi İrde, on yıldır sürdürdüğü "Nerden Geliyo?" projesiyle Türkçe'deki kelimelerin etimolojik köklerini izleyen, son dönemde sosyal medyanın da yardımıyla geniş kitlelere ulaşan bir isim. Galatasaray Lisesi'nde Fransızca ile başlayan dil merakı, ardından İngilizce, İtalyanca ve Arapça köklerle genişlemiş. Reklam sektöründe metin yazarı olarak çalışan İrde, on yıl önce her gün bir kelimenin peşine düşme sözü vererek bu projeyi başlatmış. Kronik Kitap tarafından yayımlanan kitap bu kelimelerin ardındaki hikâyeleri, kavramların nasıl yolculuk ettiğini ve dillerin birbirleriyle nasıl konuştuğunu, tematik bölümler içinde okuyucuya sunuyor. Yiğit Bey beni şaşırtan ve düşündüren bir tespit yaptı; etimolojinin kelimelerin köklerine inerken ses değişimlerini, kaynakları çapraz okuyarak izlemenin sayısal, hatta matematiksel bir tarafı olduğunu söyledi. Metin yazarlığını da bir sanat değil zanaat olarak tanımlaması bu yüzden anlamlı geldi bize; kısıtlı bir alanda doğru mesajı doğru kelimelerle iletmek, kelimelerin matematiğine hâkim olmayı gerektiriyor. Konuşma boyunca pek çok başlığa değindik. Kitapta yer alan ve yer almayan kelimeleri konuştuk. Bir çoğumuz için atasözleri ve deyimler üzerine de bir çalışma yapılması bize anlamlı gelmişti, ama etimolojik olarak atasözleri ve deyimlerin izinin neden kelimeler kadar net sürülemediğini anlattığında ben ikna oldum. Toplantımızda kitabı genel olarak çok beğendiğimizi paylaştık. Akıcılığı, bölümlemesi, kelimeler arasındaki yaratıcı geçişleri özellikle takdir topladı. Bazılarımız kitabı baştan sona okumak yerine bir kelimeden diğerine merak ettikçe ilerlediğini, hatta aile içinde rastgele sayfalar açıp okuyarak kitabı bir oyuna dönüştürdüğünü paylaştı. Benim de bir çok ülkedeki yurtdışı deneyimimden ve yazarla olan benzer geçmişimizden kitabı hem sevdim hem de kelimelerle ilişkimizin aslında insanla ve kültürle ilişkimiz olduğunu bana bir kez daha hatırlattı. Yazarın güzel ifadesiyle, etimoloji hayatı daha "yüksek çözünürlüklü" görmenin bir yolu. Kelimelerin peşinden gitmek, aslında merakın peşinden gitmek; ve merak, hepimizi birbirimize ve kendimize daha çok yakınlaştıran bir kapı. "Nerden Geliyo?" Amazon linki https://amzn.to/4czvusj Instagram hesabı: https://www.instagram.com/nerdengeliyo/ Support the show
Bora Erkmen ile Kronos Bilgeliği
2026/05/18
Send us Fan Mail "Yazarla Buluşma" serimizde bu kez kurumsal eğitmen ve yazar Bora Erkmen'i ağırladık ve Ceres Yayınları'ndan çıkan Kronos Bilgeliği adlı kitabını konuştuk. Kitap, modern iş hayatının koşturmacasında kaybolmuş bir yolcu olan Eren ile zamanı farklı bir bilinçle ele alan Bilge'nin hikâyesini anlatıyor. Yazar, klasik bir kişisel gelişim kitabı yazmak yerine kurgu ile kurgu-dışını birleştiren hibrit bir anlatı tercih etmiş. Hikâyenin omurgasını Kronos'un altı bileşeni oluşturuyor: Kontrol, Ritim, Odak, Netlik, Organizasyon ve Sürdürülebilirlik. Bu bileşenlerin her biri doğadan seçilmiş birer simgeyle —güneş, ay, bal arısı, dağ kristali, arı kovanı ve sekoya ağacı— okura aktarılıyor. Kitabın sonlarına doğru ise Kronos'un yanına Kairos kavramı, yani "anda kalmak" ekleniyor; ölçülen zamanın yanına hissedilen zaman yerleştiriliyor. Kulübümüzde kişisel gelişim alanında bu konuyu ele alan bir çok kitap okuduk ve kavramların hemen hepsi tanıdıktı. Ama bunun bir hikaye olarak verilmesi, sürükleyici olması ve içerdiği tekniklerin sonundaki envanterle birlikte uygulanabilir bir rehbere dönüşmesi hoşumuza giden taraf oldu. İş hayatından, mail trafiğinden, gün sonu yorgunluğundan tanıdık gelen sahnelerin kitapta yer alması, anlatımı kuru bir öğretici tondan uzaklaştırmış. Bu teknikler çokça biliniyor ve üzerimize boca ediliyor ama Bora Bey bu tür kitaplardaki tekniklerin hepsinin herkese uygun olmadığını; her birimizin kendi enerjisini, biyolojik ritmini ve sınırlarını tanıyıp ona göre seçim yapması gerektiğinin altını çizdi. Kitabın sonunda paylaşılan dokümanlardan biri olan envanter sayesinde kendiniz için böyle bir öz değerlendirme yapıp kitabı bu şekilde okumanız mümkün. Diğer doküman ise tüm tekniklerin bütün yönleriyle anlatıldığı ve kullanımınıza sunulduğu bir derleme. Bora Bey’in kitabın kaynakçasına gösterdiği özen de özellikle bizdeki tüm yazarlara örnek olacak nitelikte, bunu da belirtmeden geçmek istemedim. (02:21) Bora Erkmen'in özgeçmişi ve zaman yönetimine ilgisi (14:21) Uğur İyidoğan (15:00) Bengü İlhan, (16:42) Doğru işi ve işi doğru yapmak (22:27) Bora Erkmen'in kişisel zaman yönetimi (31:50) Odaklanma becerisi (39:02) Bora Erkmen'in değer yaratma formülü Support the show
Derya Kap ile Daha İyi Bir Feminist Olmak İçin Erkekleri Anlamak
2026/05/11
Send us Fan Mail Bu bölümde konuğum gazeteci, iletişim ve sivil toplum uzmanı, aktivist ve feminist Derya Kap. Derya ile feminizmin önyargılarla yüklü tanımından, erkekliğin neden bugün konuşulması gereken bir mesele olduğuna uzanan geniş bir çerçevede konuştuk. Derya, "daha iyi bir feminist olmak için erkekleri anlamam gerek" diyerek başladığı erkeklik çalışmalarının onu nasıl dönüştürdüğünü ve neden erkek müttefikler kazanmanın bu mücadelenin vazgeçilmez bir parçası olduğunu anlattı. Feminizmin aslında hayatın her alanında eşitlik talebi olduğu ve Türkiye'deki farklı feminist hareketlerin çeşitliliği üzerinde durduk. Ama ikimizin de kavramaya çalıştığımız soru erkekliği konuşmak neden bu kadar zor? Benim Ergün Güler ve Evren Diker ile yaptığımız söyleşide farkına vardığım "kırılgan erkeklik" kavramını Derya da destekledi. Kadınların kız kardeşlik kültürüne karşılık erkeklerin yalnızlığı sanırım erkekler olarak aşmamız gereken en ciddi engel. İş dünyası tarafına geçtiğimizde söylem ve politika arasındaki uçurumu konuştuk. Derya, kurum kültürünün ve yönetici tavrının olmadığı yerde söylemin ne kadar boş kaldığını örneklerle anlattı. Derya bütün zorluklara rağmen ümidini yitirmeyen bir aktivist ve herkese de kendi çevresinde yaratabileceği etkiye odaklanmasını tavsiye ediyor. Bir de bizi dinleyen erkeklere bir çağrısı var: Erkekliğe dair konuşmak isteyen erkeklerden yeni hikâyeler dinlemek istiyor. (01:18) Feminizm hâlâ neden yanlış anlaşılıyor? (06:58) Küresel bir geriye gidiş (09:06) Erkekleri anlamak (17:55) Bir tane erkeklik yok (24:06) İletişimle farkındalığı sağlamak mümkün mü? (30:53) İş dünyasında eşitlik: söylem mi, politika mı? (33:57) Derya Kap’ın değer yaratma formülü Derya Kap’ın YouTube kanalı https://www.youtube.com/@DeryaKap Support the show
der ya Kitap Kulübü ile Sabahın Üçü
2026/05/04
Send us Fan Mail Kitap kulübümüzün 64'üncü buluşmasında Gianrico Carofiglio'nun Sabahın Üçü adlı romanını konuştuk. Bu buluşmamızda kitabın çevirmeni Eren Cendey de bizi onurlandırdı; hem söyleşimizi zenginleştirdi hem de İtalyan edebiyatının, çevirmenliğin perde arkasını bizimle paylaştı. 1961 Bari doğumlu Carofiglio, uzun yıllar organize suça karşı savcılık yapmış, sonra İtalyan Senatosu'nda görev almış bir isim. İtalya'nın en çok okunan yazarlarından biri olarak tanınıyor. Sabahın Üçü, adını Scott Fitzgerald'ın bir cümlesinden alıyor: "Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür." Romanın merkezinde, anne babası küçük yaşta ayrılmış ve babasıyla mesafeli bir ilişkisi olan genç Antonio var. Epilepsi tanısı konan Antonio, kesin teşhis için Marsilya'da uzman bir doktora gider; tedavinin son aşamasında babasıyla birlikte kırk sekiz saat boyunca uyumadan kalması gerekir. 80'lerin Marsilya sokaklarında geçen bu uykusuz iki gün, baba ile oğulun müzik, matematik, caz, aşk ve hayat üzerine sohbet ederek aslında birbirlerini ilk kez tanıdıkları bir yolculuğa dönüşür. Kitabın hacmiyle ters orantılı bir derinlik taşıdığı konusunda hemfikirdik. Büyük bir anlatısı yok ama içe işleyen, kişisel bir yere dokunan bir tadı var. Birçok arkadaşım kitabı bir solukta okuduğunu söyledi; çevirinin akıcılığının buna büyük katkısı olduğu özellikle vurgulandı. Eren Hanım'a teşekkürlerimizi sıkça yineledik. Baba-oğul ilişkisi kitabın ana ekseniydi. Ergenlik, boşanmış ailelerin çocukları üzerindeki etkisi, anne filtresinden babaya bakmak zorunda kalmanın yarattığı mesafe ve özellikle bizim kuşağımızın babalarındaki o sevgisini gösterememe hâli üzerine konuştuk. Eren Hanım'la sohbetimiz İtalyan edebiyatının genel dokusuna, yazarların aile ve aşk temalarına yatkınlığına, çevirmenliğin görünmez emeğine ve yayın dünyasının işleyişine uzandı. Her zaman farklı kitap önerileri de konuşuruz, bu kez daha fazla sayıda kitaptan bahsettik, aramızda bir çevirmen olunca. Elena Ferrante’nin dörtlemesi Napoli Romanları ve Yetişkinlerin Yalan Hayatı’nı ve Domenico Starnone’nin Bağlar’ını listeme yazdım. Linklerini bölüm notlarında bulabilirsiniz. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla; (02:46) Ömer Tural, (05:25) Suat Soy - Eren Cendey, (09:20) Müge Önen, (11:18) Cem Çağatay Karaali, (13:54) Elif Ceylan, (17:39) Bengü İlhan, (19:20) Eren Cendey, (19:52) Mürsel Çavuş, (22:50) Eren Cendey, (23:32) Alim Küçükpehlivan, (25:06) Eren Cendey Tavsiye kitaplar: Sabahın Üçü - Gianrico Carofiglio https://amzn.to/3R27BBd Napoli Romanları - Elena Ferrante https://amzn.to/4tOnxpv Yetişkinlerin Yalan Hayatı - Elena Ferrante https://amzn.to/4wda9Nk Bağlar  - Domenico Starnone https://amzn.to/4ta9qcM Support the show
der ya Sinema Kulübü ile Gün Doğmadan
2026/04/27
Send us Fan Mail Sinema kulübümüzün 30'uncu buluşmasında yönetmenliğini Richard Linklater'ın yaptığı, başrollerinde Ethan Hawke ve Julie Delpy'nin oynadığı 1995 yılı yapımı Before Sunrise (Gün Doğmadan) adlı filmini konuştuk. Film, Budapeşte'den Paris'e giden bir trende karşılaşan Amerikalı Jesse ile Fransız Céline'in tesadüfi bir kararla Viyana'da inip bir geceyi birlikte geçirmesini anlatıyor. Bir daha karşılaşıp karşılaşmayacaklarını bilmeden, bütün bir gece boyunca şehirde dolaşıyor; aşk, ölüm, inanç, aile, zaman üzerine konuşuyorlar. Senaryo, Linklater'ın 1989'da Philadelphia'da bir oyuncakçıda tanıştığı ve onunla bir geceyi şehirde yürüyerek geçirdiği bir kadından ilham almış; ama asıl yürek burkan detay ise yönetmenin yıllar sonra o kadının daha film gösterime girmeden bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini öğrenmesi. Before Sunrise, ardından gelen Before Sunset (2004) ve Before Midnight (2013) ile birlikte, sinemanın en sevilen üçlemelerinden birinin de ilk halkası. Film, kulübümüzde geneli itibarıyla beğeniyle karşılandı. En çok dikkat çeken yönü, diyalogların doğallığı ve iki yabancının birbirine bu kadar açılabilmesinin yarattığı saf, masalsı duyguydu. Bazılarımız için film, hayatta yaşanmış benzer karşılaşmaları, bir yolculukta kurulan beklenmedik dostlukları hatırlattı. Trenin ve yabancı bir şehrin yarattığı o "kendi rutinden çıkma" hissinin, böyle bir yakınlığın oluşmasında nasıl bir alan açtığını uzun uzun konuştuk; yeni bir yere gitmenin, tanıdık olmayan bir ortamda kendini daha rahat ifade etmenin getirdiği özgürlüğü. Filmde bize en çok etki eden detaylardan biri de 1995 yapımı olmasının getirdiği "internet öncesi" yavaşlığın bugünden bakınca ne kadar değerli göründüğü oldu; herkesin telefonuna gömüldüğü bir çağda, iki insanın birbirinin gözlerinin içine bakarak saatlerce konuşabilmesinin bizzat bir özlem konusu haline geldiğini paylaştık. Filmin diğer bir düşündürücü yanı ise, hayatımızdaki "kırılma anlarının" ne kadar küçük kararların ürünü olabildiğiydi. Trenden inmek ya da inmemek gibi bir an, koca bir hayatın seyrini değiştirebiliyor. Rutinin dışına çıkmak, her zamankinden farklı bir yol seçmek ve daha başka küçük yenilikleri, çeşitlemeleri kendimize hatırlatmak gerektiğine inancımı pekiştirdi. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (02:52) Mürsel Çavuş, (04:38) Mete Yurtsever, (05:38) Suat Soy, (07:27) Ebru Vural, (11:19) Uğur İyidoğan ve (13:57) Burcu Yılmaz. Support the show
İnançlarınız Hayatınızı Nasıl Şekillendiriyor?
2026/04/20
Send us Fan Mail Bu bölümde Nir Eyal’ın son kitabı "Beyond Belief" üzerinden, çoğu zaman fark etmeden taşıdığımız ve hayatımızı yönlendiren inançları konuşuyorum. Ama burada sözünü ettiğimiz şey dini ya da ideolojik inançlar değil; zihnimizin bize gün içinde sessizce fısıldadığı, “Ben yapamam”, “Bana göre değil”, “Artık çok geç” gibi limit koyan kabuller. Eyal, bu inançların sadece ne düşündüğümüzü değil, neyi gördüğümüzü, ne hissettiğimizi ve nasıl davrandığımızı da belirlediğini anlatıyor. Bölümde, inançların neden doğru-yanlış diye değil, işe yarıyor-yaramıyor diye değerlendirilmesi gerektiğini ele alıyorum. Sohbet ilerledikçe mesele daha da ilginç bir yere gidiyor: Beynimizin gerçekliği sandığımız kadar doğrudan deneyimlemediğini, beklentilerimizin ve dikkat kalıplarımızın yaşadığımız dünyayı aktif biçimde şekillendirdiğini görüyoruz. Şans dediğimiz şeyden plasebo etkisine, başkaları hakkında oluşturduğumuz yargılardan kendi kimliğimiz hakkında kurduğumuz cümlelere kadar pek çok şeyin arkasında inançların izini sürüyoruz. Özellikle “kendini gerçekleştiren kehanet”, “ajans” ve “kimlik tuzağı” gibi kavramlar, bu bölümün en düşündürücü tarafları arasında. Bölümün sonunda ise klasik “pozitif düşün yeter” yaklaşımının neden çoğu zaman işe yaramadığını, onun yerine umutla eylemi birlikte düşünmenin neden daha güçlü bir yol sunduğunu konuşuyorum. Kısacası bu bölüm, sadece neye inandığımızı değil, bu inançların bizi nasıl hareket ettirdiğini ya da nasıl durdurduğunu anlamak isteyenler için. Dinlerken muhtemelen kendi içinizde sık tekrarladığınız birkaç cümleyi fark edecek ve onlara başka gözle bakmaya başlayacaksınız. Support the show
der ya Kitap Kulübü ile Sanatçının Yolu
2026/04/13
Send us Fan Mail Kitap kulübümüzün 63’üncü buluşmasında Julia Cameron'ın Sanatçının Yolu adlı kitabını konuştuk. 1992'de yayımlanan ve dünya genelinde milyonlarca okura ulaşmış olan bu kitap, yaratıcılığı bir yetenek meselesi olarak değil, hepimizin içinde zaten var olan ama zamanla tıkanan bir güç olarak ele alıyor. Cameron, on iki haftalık yapılandırılmış bir program aracılığıyla okuyucuyu bu gücü yeniden keşfetmeye davet ediyor. Programın iki temel pratiği var: her sabah üç sayfa serbest yazı yazmak — "sabah sayfaları" — ve haftada bir kez kendinize yönelik küçük bir "sanatçı buluşması" düzenlemek. Bu kitap kulübümüzde yeni bir sayfa açtı. Sevgili Mürsel Çavuş’un tavsiyesi ve Sevgili Yasemin Karakaya’nın inisiyatifiyle kitabı yalnızca okumakla yetinmeyip, yaklaşık üç ay boyunca kitabın kendi önerdiği yapıyı izleyerek bir atölye çalışması yaptık. Bu nedenle tartışmamız hem kitap hem de bu deneyim üzerine şekillendi. der ya’da veya kitap kulübünde bunca yıldır birbirimizin gelişimine katkı sunmaya çalışıyoruz. Ama hiçbir dönemde bu kadar yoğun ve destekli bir süreç yaşamamıştık. Bu her ne kadar bireysel bir tecrübe de olsa, birbirimizden güç ve ilham aldığımız bir süreç oldu. Burada Yasemin’in yönlendirmeleri, değerlendirmeleri, büyük özveriyle 12 hafta boyunca Pazar günleri hem sabah hem akşam en az ikişer saatini ayırması, eşi Sezgin’in kurguladığı yapay zeka destekli platform eşsiz bir ortam sağladı. Grup, kitabı tek başına okumanın çok ötesinde bir şey yaşadığı konusunda büyük ölçüde hemfikirdi. Pek çok katılımcı daha önce bu kitabı almış, hatta okumaya başlamış; ama bırakmış. Atölye ortamı, yani birlikte yürünen bu yol, sürekliliği mümkün kılan şey oldu. Sabah sayfalarını düzenli tutmak tek başına zorken, grubun varlığı, kolaylaştırıcının rehberliği ve tabii dijital platform bu pratiği somut ve sürdürülebilir hale getirdi. Kitabın özünde ise bildiğimiz ama baş edemediğimiz iki temel kavram olduğunu söyleyebiliriz. İlki "erdem tuzağı" kavramı; yani toplumsal beklentilere göre şekillenmiş, içimizden gelmeyen davranışlarla örülü bir hayat sürmek, diğeri de öz şefkat meselesi. Kendimize, bir çocuğa göstereceğimiz nezaketi, anlayışı gösterememek; kendimizi sürekli acımasızca eleştirmek. Bunlara ek olarak platformdaki "gölge ayna" uygulaması da pek çok katılımcı için zorlu ama dönüştürücü bir yüzleşme aracı oldu. Atölyeye 130 kişi başlamıştı, herkes sürdüremedi haliyle ama bir arkadaşımız da “buna nasıl cesaret ettiniz” diye sordu. Ona çok güzel yanıtlar geldi. Bu düşüncelere de bir blok halinde yer verdim, özellikle harekete geçmeye veya içindeki yaratıcıyı aramaya veya yüzleşmeye tereddüt edenler için rehber niteliğinde, dinlemenizi tavsiye ederim. Bu bölümde bir çok arkadaşım söz alıp bizlere teşekkür ettiler ama pek azının özellikle kitap hakkındaki görüşlerine yer verebildim; sırasıyla: (03:24) Elif Ceylan, (04:53) Bengü İlhan, (05:59) Cem Serhat Musabeyoğlu, (07:25) Belgin Elmas, (10:42) Ahmet Bütüner, (12:50) Sabah Yılmaz, (15:21) Elif Ceylan, (18:24) Şule Sönmez, (21:38) Filiz Kartal, (24:11) Elif Çetin, (26:48) Betül Akan, (27:58) Hatice Ergüven Doydum, (30:21) Ahmet Bütüner-(31:05) Şule Sönmez-(31:41) Elif Çetin-(33:13) İpek Altuner, ve (34:27) Yasemin Karakaya Support the show
der ya Sinema Kulübü ile Paris'te Gece Yarısı
2026/04/06
Send us Fan Mail Sinema kulübümüzün 29’uncu buluşmasında, yönetmenliğini Woody Allen'ın yaptığı, başrollerinde Owen Wilson, Rachel McAdams ve Marion Cotillard'ın oynadığı, 2011 yapımı “Paris'te Gece Yarısı” adlı filmi konuştuk. Film, nişanlısının ailesiyle Paris'e gelen senarist ve romancı adayı Gil'in hikayesini anlatıyor. Gil, her gece yarısı gizemli bir biçimde 1920'lerin Paris'ine gidiyor; Hemingway, Fitzgerald, Picasso, Dalí gibi dönemin efsanevi isimleriyle yüz yüze geliyor. Woody Allen'ın En İyi Özgün Senaryo Oscar'ıyla ödüllendirilen bu filmi, geçmişe duyulan özlemin ve "altın çağ" yanılsamasının zarif bir anatomisini sunuyor. Filmi orijinal konusu ve eğlenceli atmosferi ile beğendiğimizi söyleyebilirim. Filmde en çok hissedilen konu olan nostaljiyi konuştuk önce. Kaçınılmaz bir insani duygu mu, yoksa anda kalmaktan bir kaçış mı? Filmde her dönemdeki karakterlerin kendinden önceki çağa özlem duyduklarını izliyoruz. 1920'lerin insanı Bell Époque'a, o dönem de Rönesans'a öykünüyor. Bu kısır döngünün farkına varmak, şimdiyi seçmenin ilk adımı olsa gerek. Filmin sonunda Gil'in yaptığı da bu oldu. İnsanın açmazlarından bir diğeri de, sahip olmadığı şeye özenmesi ya da sahip olduklarının kıymetini bilmemesi. Öte yandan bu dışsal motivasyonların, ihtiyaçlar karşılanır karşılanmaz yerini yenilerine bıraktıklarını biliyoruz. Bu da filmin bize çağrıştırdığı kavramlardan biriydi. Şehirlere yüklediğimiz anlamları konuşurken Paris’i İstanbul ile de kıyaslamadan duramadık ve bu güzel şehri nasıl koruyamadığımıza hayıflandık. En sonda bir hayal sorusu sorduk birbirimize: Geçmişe gidebilseydiniz, kiminle sohbet ederdiniz, kimin sofrasına otururdunuz? Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimler geldi. Ama onları tanımanın satırlarının büyüsünü bozmasından endişe etmedik değil. Toplantıyı Betül Bayraktar ve Mürsel Çavuş’la götürdük diyebilirim, edebiyat alanının iki uzmanı olmaları itibariyle başkaları söze girmeye cesaret edememiş olabilir, bilemiyorum. Support the show
der ya Kitap Kulübü ile Kadınlar Rüyalar Ejderhalar
2026/03/30
Send us Fan Mail Kitap kulübümüzün 62inci buluşmasında Ursula K. Le Guin'in Kadınlar Rüyalar Ejderhalar adlı kitabını konuştuk. Ursula K. Le Guin, 20. yüzyılın en özgün ve en çok okunan yazarlarından biri. Bilim kurgu ve fantezi edebiyatında adı Tolkien ile birlikte en tepede anılan Le Guin, romanlarıyla olduğu kadar denemeleriyle de edebiyat dünyasına derin bir iz bırakmış bir yazar. Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, farklı dönemlerde yazdığı deneme ve makalelerinden derlenen bir seçki. Kitap; bilim kurgu ve fantezinin edebiyattaki yeri, hayal gücünün insan için ne anlama geldiği ve kadın olarak yazmak üzerine Le Guin'in tavizsiz, doğrudan sesiyle konuşuyor bize. Bu buluşmada kitabı gerçekten dikkatle sindirmeye çalışarak okuyup gelen arkadaşlarımız vardı. Pek çoğumuz hikayeler veya bir roman beklentisiyle okumaya başlamışız, ama elimizde deneme ve makalelerden oluşan, zihin açıcı bir kitap vardı. Bu yine de çoğumuz için hoş bir sürpriz olmuş. Bizde en çok yankılanan bölümler "Çocuk ve Gölge" ile "Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?" oldu. Le Guin'in Jung'dan beslenen "gölge" kavramı üzerine söyledikleri bizi derinden etkiledi: kötülüğü bir sorun olarak değil, bizimle birlikte yaşayan bir gerçek olarak görmek gerektiği fikri. Hayal gücünü reddetmenin insanı kendi iç dünyasından ve doğasından koparttığı üzerine konuştuk. Le Guin’in "Yetişkin bir insan, çocuk olmayan biri değil; yaşamayı başarmış bir çocuktur" cümlesi bunun en iyi fadelerinden biri sanırım. Metin, sessizlik ve müzik üzerine Le Guin'in tespiti de büyük ilgi gördü: müzikte notaları takip etmeden hayal gücümüze alan tanırken, dilde neden aynı özgürlüğü tanımadığımız sorusunu soruyor. Kurgu edebiyatın ise herhangi bir yazılı metinden farkını bu hayale alan açmasıyla açıklıyor. Bu türe mesafeli olanlarımızı bile bu bakış açısıyla bilim kurguya yeniden bakmasını sağladı diyebilirim. Toplantı ilerledikçe söz kaçınılmaz biçimde Le Guin'in feminist perspektifine ve kadın yazarlığına geldi. Yetmişlerde yazılmış satırların bugünün gerçekliğine bu denli dokunması hem şaşırttı hem düşündürdü. Hayal gücünün tarihsel olarak kadınsı ve çocuksu, yani değersiz görülmesi üzerine ciddi bir tartışma yaşandı. Kadının dili — hem anlatan hem dayanışma kuran, hem de var olabilmek için geliştirdiği dil — konuşmamızın merkezine oturdu. Benim açımdan şunu söyleyeyim: Le Guin bu kitapta, bilim kurgunun geleceği tahmin etmek değil, insanın içini anlatmak için var olduğunu söylüyor. Bunu okuyunca gençlerin okumadığını gördüğümde neden içimin burulduğunu daha net anladım. Kitaplar ve hikayeler, insanın kendisiyle ve insanlıkla kurduğu en kadim köprü. Onun yerini alacak başka bir araç yok bence. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla: (03:24) Aycan Acar Şahin, (06:12) Neslihan Oruç, (09:01) Duygu Şahin, (11:33) Feyza Demir, (14:50) Mete Yurtsever, (15:53) Mehpare Şayan Kileci, (20:12) Mete Yurtsever, (21:05) Didem Güçlü İlgün, (25:59) Ebru Vural, (27:06) Feyza Demir ve (31:30) Dilek Geçit Support the show

Podcast reviews

Read Değer Yaratmanın Formülü podcast reviews


5 out of 5
1 reviews

Podcast sponsorship advertising

Start advertising on Değer Yaratmanın Formülü relevant audience podcasts


What do you want to promote?